yalnız martıya

gecenin ikisinde tek başına

tek ayak üzerinde büzüşmüş

uzaklara dalmış bir can
yazmanın avantajı düşünceyi cümleye dökmeden önce geçen sürede yatıyor. bazıları bunu konuşurken de yapabiliyor. konuşmadan önce bazı hazır mekanizmaları devreye sokuyorlar sanıyorum. bende öyle mekanizmalar olmadığından ham düşünceler açığa çıkıyor. bazılarına göre bunun adı samimiyet, bazılarına göre aptallık.. maaşımın iki katını alan ablam yurtdışına kaçma planları yapıyor. türkiye'de kadın olmak zor. yeni türkiye'de daha da zor olacak. anlayabiliyorum. öte yandan sosyal/sınıfsal statüyle paralel bir kaçış rejimi de mevcut. bazılarının zaten kaçma imkanı yok. bazıları ise kaçmamayı seçiyor. bazıları hayatta kalmak için kaçıyor, bazıları ise yaşam tarzını korumak için..

erkek çocukların babalarıyla daima problemleri olur. iktidar problemleri... babamın eve sinirli gelip, tek başına defalarca iki şişe şarap içtiğini hatırlıyorum. devamında annemle olan kavgalar...anne ücretsiz emek olarak hayatını çocuklarına ve 'eşine' zincirlemiş. baba masrafları karşılamak için delice çalışıyor. ortada sevgi ya da müzik yok. muhtemelen çocukların geleceği için boşanma söz konusu değil, belki de toplum baskısı yüzünden... çocuklar özel liseye gidiyor, biri hasta düzenli tedavi olması lazım... emekli olduklarındaysa çocuklar onların yerine geçecek.. ama bir türlü evlenmiyorlar..

şimdi işten dönüp bir şişe şarabı indirince düşünüyorum, en azından başkasına zarar vermiyorum. öte yandan başkası olmadığı için dolaylı bir ızdırap veriyorum.

ufak bir gözaltı ve ufak bir savcılık soruşturması dışında başka orta sınıf beyaz türk erkeklerinden farkım yok aslında... vampir olmam dışında... yine de ev sahibini arayıp badana ve çatı tamir parasını kiradan düşmesini söyleyemiyorum. deviantart sayfası gençliğimde donup kalmış.. işe başladığımdan beri hayatım sahte bir akademinin içerisinde donup kalmış..

peki yarın ayılıp kalktığımda birşey yapacak mıyım?

eylem ayağımıza dolanmış

doğruyu bilemez olduk

sevgiyi öğrenemedik

zorla yaşar olduk

ölmemeye and içtik

ölenlerden ve öldürenlerden olmayacağız

dedik ...

yaşayan ölülerden olmamak için

çırpınıyoruz

çırp çırp çırpık

çırpınarak yaşıyoruz

güvercin tedirginliğinde değil

balık çırpınmasında

yaşıyoruz.


kelimeler hoşuma gitmiyor değil. kelimelerin enformasyon transfer aracına dönüşmesi can sıkıcı: şuradaki bir öbek kelimeyi anlamlı bir bütün olarak analiz edebilirsem bir bilgiye ulaşacağım durumu..kelimelerin kombinasyonları sonsuz anlamlara açık ve tek bir metin üzerinde sonsuz yorumla sonsuz anlama ulaşabilirim. bunun yerine sayısal bir mantık varmış gibi davranıyoruz: anlam paketi var-decode ediyorum-anlama ulaşıyorum. bu hiç bilmediğim hermenötik alanına giriyor bunu şimdilik geçiyorum.

biçimler de aynı tuzağa düşüyorlar. bir biçimi karşımıza alıp inceleme fırsatı gündelik hayatta artık mümkün değil. hızlıca anlamını çıkarıp yenisinin suyunu sıkmamız gerekiyor. tasarım dersleri aslında bunun için istisnai bir olanak ama gerekli kudreti bulamıyoruz.

sesler metrobüste kulaklıklara sıkışmış durumda. özel anlar yaratmamız gerekiyor.

bedenin isyan etmesini önlemek için gymler var. yoga da artık bu sınıfta. iki köpek duruşu ve kes sesini.

doğru kimyasal birleşimleriyle kelimeler, biçimler, sesler ve bedenler arasında bir harmoniye yaklaşmak biraz mümkün. kıyısına yaklaşmak..uzaktan görmek..bulanıkça..

bir de hafıza var.
aylar sonra mutluluğa yakın bir sabah yaşadım. renkler daha canlı ve doygundu. Nesnelerin ve olayların detayları farkediyordum. suyun üzerindeki kayık benim olsaydı adını ne koyardımdan, ördeklere bakıp gelsem otobüs kaçar mılara kadar çoktandır unutulmuş ufak neşe kırpıntıları, hayatın sonsuz çeşitliliğine ve karmaşasına saygı duruşu ve umursamazlık. lakin yanıma gelip oturan ve dik dik bakmaya başlayan pembe ayakkabılı kadın olmasaydı bu kadar iyi olur muydu emin değilim. gerçekten bir tür melek gibiydi ve o kadar saçmaydı ki sonradan hayal olup olmadığından emin olamadım (yanımdaki adam birşey olmamış gibi davranıyordu nitekim). kadın klişe ve klasik bir şekilde deliydi: kendi kendine yüksek sesle anlamsız laflar söyleyip periyodik olarak kahkaha atıyordu ama gözlerine baktığımda delilikten eser yoktu ve hatta muazzam bir güzellik ve iyilik taşıyordu dışarı. bariz biçimde deli değildi,  bana nereli olduğumu sorarken mesela..fakat sonra cevabımı kendine mal edip saçmalamaya başladı..kocasını buzluğa koyup gittiğinden, üzerimdeki kazağı evde olsaydı kendisinin giyeceğinden bahsetti ama bir sürü de anlayamadığım laf söyledi..deliydi ama belli ki deli falan değildi başına birşey gelmişti (kocasını öldürdüğünü sanmıyorum. yarım saattir beklediğim 44B gelince koşup otobüse bindim, içimde hoşçakal demeden ayrılmanın sıkıntısı belirmeye başlamıştı bile.. Selam vermek üzere camdan baktığımda gülümseyerek bana el sallıyordu. Otobüsteki normal insanlara bakınca kadının deli olmadığına daha çok ikna oldum..Otobüsteki herkes sinirli ve mutsuzdu. Suratlarına bakınca acı çektiklerini, korktuklarını, endişelendiklerini, umutlarını yitirdiklerini, yorulduklarını görebiliyordu insan. Halbuki pembe ayakkabılı kadının gözleri..
yalansız yaşamanın imkansız olduğu aşikar oldu. yine de ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi. demek ki yalan paketlerini teker teker atmak lazım korkmadan. örneğin tezi ele alalım:

1. bu ülkede doktora tezi yazılmaz [yök, danışmanlık sistemi, tezin "ek iş" olma durumu vd..]
2. doktora tezi yazmak gibi bir niyetim yok [kendinin farkında olmama, amaçsızlık/plansızlık vd..]
3. hayatım doktora tezi yazmak üzerine kurulu [kişisel tarihsel akış ve akademik faaliyet]

birinci maddeyi değiştiremem. ikinciyi değiştirip üçüncüyü devam ettirme ya da üçüncüyü değiştirme şeklinde iki yol beliriyor. ilk yol için hayatımda belirli ölçüde bir değişikliğe gitmem gerekiyor. ikinci yol için hayatımı tamamen değiştirmem gerekiyor. yani değişiklik şart. peki ben ne yapıyorum?

- cep telefonu aplikasyonundan osmanlıca ve go öğrenmeye çalışmak
- tezin içine tezle alakası olmayan bir altbaşlığı zorla sokmaya çalışmak
- tezin ana başlıklarından biri için gereken çabayı göstermemek
- okulun erasmus anlaşmalarını halletmek
- zoraki bir çalıştaya zaman ayırmak
- sebze yemeği yapmak için pazara çıkma hesapları yapmak
- kavun çekirdeklerini toprağa ekmek ama gereken ilgiyi göstermemek
- sigarayı bırakmayı düşünüp yeni paket almak
- aslı erdoğan okumak

[iki dünya burada buluştu..bu kendime notları yazdıktan sonra paralel evrendeki yansısını alıntılıyorum araya:

"Gerçekle ilişkimiz bizden istendiği gibiyse, yani geçiştirmek, gözlerini kaçırmak üzerine kuruluysa, bize biçilen rolü uysallık ve vakarla oynuyorsak [...] Bir dost kurtarıcı cümleyi söyledi: "Niye başın öne eğik? Bence sana bu günlerde  Can Yücel'in kitapları lazım!" "Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi" diyordu şairin sesi. [...] En korkunç yalan, yansımasını ötekinin gözlerinde gördüğümüz yalandır." A.E. Bir Delinin Güncesi, 2012]

- köftecinin çocuğuna ingilizce öğretme sözü verip biraz bakınıp sonra boşvermek
- dernek işlerine bulaşmamak
- oraya buraya ufak yardımlar yapmak
- yoga yapmayı düşünüp iki üç kere eğilip bükülmek
- napoli romanlarını okumak
- mızıka çalmaya başlayıp cümbüş gibi onu da kenara atmak
- kan tazelemek

yani bir tarafta kendi tarihini gören bir üst-ben var..sözde projeksiyonlar yapıyor ama hiçbirine inanmadığı için günlük hayatın akışı içinde kayboluyor. öte yandan üst-ben diye birşey yok ve sadece günlük hayat var. günlük hayatı değiştirebilmek için ya bilinçli tercihler yapmak gerekiyor ya da karşılaşmalardan medet ummak. ben medet umuyorum. periyodik olarak mailimi ve google profilimi kontrol ediyorum. "...bunu yaptı, şunu yaptı, bu oldu" diye bir haber bekliyorum. sanki benim adıma gerçek hayatta birşeyler yapan biri var da ben ondan haber bekliyorum [ansızın daha iyi bir dünyaya fırlatılmaktan başka birşey düşleyememek, Erdoğan, 2012]..eğer delirmediysem birşeyler yaptığımı düşünüyorum ki birşey olmasını bekliyorum. öte yandansa birşey yaptığım yok ve boş yere bekliyorum. öte yandan birşeyler yapmam gerekiyor ama o şeyleri yapmıyorum. belki de delirmişimdir.

üç gün önce tam tezin başına oturmuşken bunca zamandan sonra darbe oldu.

jetler uçtu sonik patlamalar altında uyuyamadık.

darbe değil kalkışma dendi meclis bombalandı insanlar öldü tanklar çekildi.

demokrasi bayramı ilan edildi.

tekbirler küfürler linç dua ve bayrakla çevrildi etrafımız.

şimdi korkuyla bekliyoruz

bu işin sonu hayır değil diyoruz.

bu yıldızlı gökler

ne zamandır burada

nedir ki zaman

bu anın yanında

keşkeler

kalmasın

yarına

mına

ko

.

Geometri, metafizik ve rönesans

Çatı katı pencere doğraması eğimden dolayı büyük bir üçgen biçiminde. Kare olan pencere kanadı tabana oturuyor ve büyük  üçgeni ortalıyor. Karenin üstünde, sağında ve solunda kalan kısımlar kendiliğinden küçük üçgenlere bölünüyor. Sağdaki ve soldaki parçalar birbirinin simetriği olan ikizkenar üçgenler.

Üçgen, üç noktayı birbirine bağlayan doğru parçaları tarafından tanımlanan bir düzlemdir.

Üçgen, üç noktayı birbirine bağlayan doğru parçalarının toplamıdır.

Üçgen tamamen aşkın ve zihinsel bir ürün değildir. Kapı aralığından sızan ışık, kendisine en kısa mesafeyi seçtiği için bir doğru boyunca giderek üçgene sebep olabilir. Işık mı önce gelir yoksa kapı mı? Kapının gelmesi için üçgen gerekli midir? Sonuçta güneş ve ay bize daireyi sunmaktadır.

Ancak biçimin oluşum kurallarını keşfetmek, bedensel bir hareketin sonucu mudur yoksa tam tersine analitik ve tümevarımsal bir zihin etkinliği midir? Rönesansın geometri sapıklığı tanrısal bir aşkınlığın peşinde koşmak iken, barokla gelen organik formlar dünyevileşmeyi mi haber vermektedir?

Euclid
Alberti
Kant --- sentetik a prioriler (dolayısıyla Deleuze/barok)
Leibniz---calculus
Prigogine vs..(öklid dışı geometriler)

Böyle bir kitap kesin vardır...

duygudurumbozukluğunun sınırlarında dalgalanıyoruz
                                 parmak uçları sızlıyor yeniklerden
kirli et parçalarından                                                      
            temizlenmeye                    çalışırken uyanıyoruz
bahar                                                                                
            havası
                        geliyor
                                     pencereden
                                                                                          
üç kollu bir merdiveni açıklamaktan aciz başkasının acısından habersiz
                                                                                         
sayılmaz mıyız parmag ile?
bitmez miyiz kırmag ile?

i have no idea what i am doing
dün gece ölümlerden ölüm beğenirken
bugün nasıl da döndün geleceğe yüzünü
ve gece yine nasıl sıkılacaksın
yaşayamamaktan

de chirico'nun metafiziği makro ve mikro boyutlarla kurulan bir iletişim muhtemelen. bombalar patlarken, çocuklar tecavüze uğrarken çiçeklerin açması gibi. evrende adalet yok. insan hakkı yok. onur yok. güzellik ve çirkinlik de yok. evren iyinin ve kötünün ötesinde. insan olmak bu kadar doğaya aykırı. bu kadar zor. oysa ki atomunu yeşile kaptırmış alelade bir ot gibi bitmek vardı..
sevgiye susuyoruz
sevgiyi bulunca susuyoruz.
1402lik Gençay Gürsoy bazı arkadaşlarına üniversitede kalmaları için özellikle imza attırmadıklarını söyledi. Bazılarıysa imzaladıkları metni kooperatif sözleşmesi sandıkları için imzalarını geri çekmişler. Bizim de bazı arkadaşlarımız üniversiteleri savunmak için 'içeride' kalma görevini üstlendiklerini söylediler. Daha büyük bir kısım ise hiçbir şey söylemedi. Bir kısım ise pişkin pişkin espriler yaptılar. En azından topuğumuza sıkmakla tehdit eden olmadığı için şükredecek durumdayız.

Bazı arkadaşlarımız yarışmalarına ve projelerine aralıksız ve daha büyük bir şevkle devam ediyorlar. Hiçbir şey yapmamak, yapamamak benim de canımı sıkıyor. Bazı arkadaşlarımız ise hükümetin ideolojik ve ekonomik yönetiminde olan kurumlarda öğrenciler üzerinden uzun zamana yayılan bir seküler anlayış yerleştirme amacında. Benim sevgili tek kişilik karşı-cemaat arkadaşım.

Öğrencilerimiz muhtemelen 20-22 yaşlarında..Aralarında 30-35 de var. Kimsenin olup bitenden haberi yok. Varsa da birşey söylemiyorlar. İnanılmaz bir iletişim eksikliği var aramızda. Çok farklıyız. Aradaki açığın yanına yaklaşamıyorum. Yaklaşmak gibi bir derdim var mı ondan da emin değilim..
Sonuçta kendimi ve çevremi yiyip bitirmek yerine üretim yaparak bütün gündemin ve ülkenin üzerinden sıyrılıp akıp gitmek cazip bir proje. Lakin garip bir vicdani sorumluluk var sebepsiz yere ortaya çıkan. Parrhesia arzusu olabilir mi bu? Parrhesia bilgi birikimi ve uzmanlıktan ziyade vicdanla ilgili birşey gibi sanki.
Örgütlü insanların yüzündeki gülümsemeyi anlayabiliyorum: bu ne lan böyle şapşal şapşal geziyor ortalıkta..marksist değil leninist değil doğru düzgün devrim tarihi bilmiyor alevi değil kürt değil türkü bilmez halay çekmez kafası karışık bir orta sınıf. Aslında bir tür ötekileştirme yaptıklarını söylesem kabulleneceklerini sanmam.
Sanat ve doğa oldukça cazip seçenekler aslında. Yani kurtarıcı araçlar. Lakin fabrikadakilerin yanına şimdiye kadar giden kimse görmedim. Sanki herkes iki yüzlü gibi. Belki de çok fazla yüzlü.



kadınlar gününden iki gün evvel

ali artun de chirico'nun nietzscheci temellerinden bahsederken perspektifin önemine değindi:"hafızadan doğmayan sanat perspektiften yoksundur". rönesansın "keşfettiği" perspektif mimetik bir görsel aktarım aracı değildi. öznenin dünyayı karşısına alarak nesneleştirdiği yeni bir dünya görüşünün aktarımıydı. ancak bu özne-nesne dikotomisinde hafızanın yeri neydi? nietzsche'nin perspektivizmi basit bir görecelik kuramı değil şüphesiz. hakikatlerin çokluğuna işaret etse de basitçe "bana göre böyle" demeyi haklı çıkartacak bir argüman olduğunu sanmıyorum. de chirico'nun çok kaçışlı perspektif mekanları nasıl bir metafizik evren kurabiliyor ki?

şarap eşliğinde izlenen korku filminde yetimhanedeki çocuklardan birisi deforme olarak doğmuştu. diğerleri onu dışlamış ve hapis hayatı yaşamasına sebep olmuşlardı. deforme çocuğun annesi de çocukları yakmış ve küllerini çuvallara doldurup saklamıştı. çuvalların içinde yanmamış kemik parçaları vardı. 

kimse diyarbakır'da yakılacak olursa kimliği anlaşılsın diye bakır telle ismini yazan çocuktan bahsetmedi. 

bodrumda uzuvları parçalanmış ve kömür derecesinde yanmış bedenler akılların dışına taşınmadı. adli tıp bedenin bir kısmını bir şehre, sol ayak bileğini başka bir şehre göndermişti. bu vahşet ve katliama sessiz kalışın sebebi yakılan bedenlerin sivil olmama ihtimali miydi? sivil-gerilla-terörist ayrımı nasıl yapılıyordu? bodrumda yurtsever devrimcilerin ya da genç teröristlerin olduğuna şüphe yok. peki evinin önünde öldürülen anneler, keskin nişancıların vurduğu yaşlılar bebekler, dondurucuda bekletilen çocuklar, sokakta çürüyen kadınlar? suruçta ve ankarada parçalanan o kadar çok beden gördük ki...canlı yayında faili meçhul cinayetler izliyoruz.

basın uzun süredir sansürlü ve giderek şiddeti artıyor. yapılan propagandaya karşı koyacak araçları bulamıyoruz. iç savaşı önlemek için mi sessiz herkes? zihinler yorulduğu için mi?

tezi yazabileceğim iki gün vardı ikisini de boşa harcadım. bir yandan hapse girecek miyiz diye düşünüyorum, bir yandan proje dersini, bir yandan sağlık durumumu, bir yandan Luigi Piccinato'nun Roma planlarındaki rolünü...perspektife yerleşemiyorum. perspektif oluşturamıyorum. tam oluşturacakken bir gülme geliyor..gülme falan gelmiyor tam oluşturacakken bir bakıyorum yalnızım. öteki türlü kurayım diyorum yine yalnız kalıyorum. perspektif kurduk gel diyorlar bu sefer ben yerleşemiyorum. sonra bodrum katında tek kaçışlı perspektif anlatıldığını görüyorum. bu çizgiyi buradan buraya çekiyosun, bunu da buraya, şunu da şuraya...işte şimdi gerçekliğin soluk ve soyut bir kopyasına kavuştun hayırlara vesile olsun

Koolhaas'ın bigness sıçmığının aureli tarafından ungers yönünde rehabilite edilmesine odaklanamıyorum. eksik gedik bir yazıyı ingilizceye çeviricek gücüm yok..en fazla sucuklu kuru fasulye yapabiliyorum ki bana göre gayet iyi. yarınki projeyi atlatalım da bir bakalım...
8 gün olmuş bir deliliğin içindeyiz. cumhurbaşkanı-yök-rektörler-çete başları-ülkü ocakları-yandaş medya tarafından oluşturulmuş bir hakaret ve linç kampanyasıyla hukuksuz yollardan üniversitelerden attırılmaya ve vatan haini ilan edilmeye çalışıyoruz.

doktora tezi kesintiye uğradı, ailem yanımda değil, okulda hiç birşey olmamış gibi davranılıyor.

bu ülkede çok fazla acı var.

çok fazla nefret var.

çok fazla korku var.

öte yandan yazarlar, sinemacılar, sağlıkçılar, öğrenciler, işsizler ve daha çok sayıda meslek grubu, insan, yürek bizimle dayanışma içerisinde...

barışı savunmak ne kadar da zormuş aslında...

nice adsız insan bu uğurda yok olmuş...

ve yine de..

yapacak başka birşey yok.

sevemem ya ölürsek..

"duygusal halı yıkayıcıları" düzenimi altüst etti...içim dışım enerji oldu hakikaten nesneler arasındaki fiziksel mesafe etkilenmenin önünde engel değil. duygular imajlar yoluyla değişiyor.

Geleceğim, bekle dedi, gitti.. 
Ben beklemedim, o da gelmedi. 
Ölüm gibi bir şey oldu.. 
Ama kimse ölmedi.

lakin mesela statics sınavında sözde gözetmen olarak disiplin kurmak ve polis olmak zorunda kalmanın sıkıntısı enayi yerine konmamak istemenin ve iktidar sahibi olmanın getirdiği garip ruh hallerine karışırken arada bir de sürekli sınava tabi olmanın nasıl birşey olduğunu hatırlamaya çalışmak girerken e-5'in haritalamasını nasıl yapmak gerektiğini beş dakikada final tutanağına çiziktirmeye çalışmanın abesliği ve derse girmeyen öğrencimin dilekçesi ve anlatım tekniklerinin notları ve cizire ve suruç ve barış derken yemek vaktinin gelmesi...neden delirmemiş gibi yapmak zorundayız onu da bilmiyorum. yani delirmemek için normal düzenimizi devam ettirmeye çalışmayı anlıyorum ama bunlar oldu ve olmaya devam ediyor artık istesek de hiçbirşey eskisi gibi olamayacak. 
"masal bunların hepsi masal" diyen dedem 94 yaşında öldü..karısı yaşlılıkla birlikte hayattaki son amacını da yitirmiş olmanın verdiği özgürlükle aklının bir kısmını azad etti. o sırada dubai'de bir gökdelen yanarken "solcu olduğu için yangına sevinme" gibi örtük bir suçlamayla karşılaştım. eve gidince louis bonaparte'ın 18.brumaire'ini okumaya başladım ve 1849 yılları civarında bilmemkaçıncı saf cumhuriyetçilerin yediği naneleri gözümle takip ederken sıkılmaya başladığımı farkedip kitabı kapadım. elazığ şarabını içerken sur'daki bir evin duvarında halıya işlenmiş çirkin krala baktım. eski bir arkadaşımın feysbuk paylaşımına yorum yaptım ve cevap gelmediği için üzüldüm. belki de arkadaşım değildi. belki de arkadaşım olmadığı için yeni yıla yalnız girmiştim. belki de yalnızlığı seçmiş bir insandım. belki de yalnızlık içimde büyüyen bir organizmaydı. beynimdeki bir nöron ağıydı ve bazı olaylar onu besliyordu. bilemiyorum. yeni yıla delirmeden girdiğim için memnunum. böylece aklımı iyi birşeyler için kullanma fırsatım bende saklı kaldı.

yıl sonu gelince bütün bir yıl ne yaptım ve hayatta ne yaptım sorularının gelmesi adettendir. böylece yeni 365 günün planı oluşturulur ve bazı yollar çizilir. öte yandan ve aslında zaman özel anlarla bölünmeden akmaktadır. bugün barış isteyenlerin, kürt özgürlük hareketinin, sol hareketin ölümüne ramak kalmıştır. ülkedeki bütün kurumlar yıkılmakta ve dönüşmektedir. milliyetçi ve dindar bir burjuva dünya görüşü revaçtadır. üniversiteler baskı altındadır. bütün bunlar olurken yaşamımızı kurmaya devam etmemiz gerekmektedir. bir yaşam kurmak, bir yaşamı devam ettirmekten ibaret değildir. bir yaşam kurma talebi olanlar hayatta kalma mücadelesi vermektedirler.dir dır lar. skeyim böyle dili.

saçmasapanvakitkaybıolanbilgisayaroyunu oynama güdüsü hangi sıkıntıyı gizlemektedir? bence bir şey başarma ve ilerleme güdüsünün dışavurumudur. kısa yoldan level atlamak.

25 Aralık 2015

Galatasaraydan Tophaneye koşarken korkuyu hissettim. Gaz bulutunun içinde kalıp ezilmekten, dayak yemekten ve gözaltı aracına alınmaktan korktum. Kaçmayın diye bağıranların ve korkulu gözlerle dükkanlarına sinmiş esnafın arasından aksak topukladım. Arabanın dikiz aynasını bir tekmede indiren adama yapma dedim. o bana insanlar ölüyor dedi. ben ona sarıldım. o bana kendi arabasını yakacağını söyledi. sonra bıçağıyla dışarı çıkan kasaplar gördüm. arkamda uçan sehpalar ve aşağıya inen camlar vardı. biri bıçaklanıp yere düşerken ben tramvaya binmiş kaçıyordum. 112 olay yerine polis geldi mi diye sorduğunda aklımda iki soru vardı: 1. ben olay yerinde yaralıyı bırakıp kaçmıştım 2. polis gelse esnafa teşekkür edip yerdekini tekmeleyecekti.

Otobüse bindikten bir dakika sonra insanlar aksırıp tıksırmaya başladı. Beni de öksürük krizi tuttu. Artık ne sıktılarsa üstüme başıma sinmiş. Bütün bunlar barış istediğimiz için mi oluyordu? Ülke bölüneceği için mi? Esnafın camı kırıldığı için mi? Çocuklar ölüyor dediğimde arkadaşlarım Kürdistan kelimesinin resmi kaynaklarda ilk ne zaman geçtiğini sordular. Yani Kürtler var olsalar dahi bağımsızlık talepleri İngiliz ajanları tarafından oluşturulmuştu onlara göre. Dolayısıyla devletin şiddetini meşru görmemek için bir sebep yoktu ortada. Kötü niyetli ve kandırılmış Kürtlerin yanında devletinin vatandaşı iyi müslüman Kürtler de vardı. Örgüt kenti savaş alanına çevirmişti. Zorla evlere el koyuyordu. Neden demokratik yollar dururken silahlı örgüt kurmuşlardı? Dersimden başlayan katliamları, köy yakmaları, Roboski, Suruç, Ankara katliamlarını anlatınca bulduğum donuk bakışlar bana şunu söylüyordu: senin beynin yıkanmış dostum yoldan çıkmışsın.

Herşey boka sarıyor. Ülkenin yarısı yıkılırken yılbaşı kutlamamak da kimsenin işine yaramıyor. Kaçmak, ölmek, yaşamak...Tez yazmak...İşe gitmek...Sinemaya gitmek...Ekolojik tarım...Permakültür...Yoga...Foucault...Facouf..fakof.

Eyüp semti Bizans surlarının dışında olduğu gibi Türkiye'nin de dışındadır. ATV naklen yayındır. İki tane terörist ölü ele geçirilmiştir. Otobüs zamanında kalkar. Gül suları raflara dizilmiştir. Namaz kıldıran seccadeler ve zemzem suları...Yoksa burası Türkiyedir de ben mi başka bir yerde yaşıyorumdur?

21 kasım 2015

lodos bütün gün camları çerçeveleri dövdü durdu. ev çatırdıyor, çıtırdıyor, patırdıyor, katır kutur ediyor. tıkırdadıkça benim kemiklerim de tıkırdıyor. bir yandan çatı uçacak diye tırsıyorum bir yandan da rüzgarın gücü hoşuma gidiyor. iyi ki var rüz-i gar. ikircikli biricik'i kar yağana kadar beklemeye aldım. henüz kar yağmadan okuyunca senkronizasyonu kaybedecekmişim gibime geliyor. a. bugün okula gelmiş ben ordayım diye halbuki bugün cumartesi. makale yazıyorum dedim ve gerçekten de yazmaya çalıştım. büyüklük ile e-5 bağlantısını kurmadan kuru kuruya negri'ye dokundum. anakronik bir yazı oldu ve canım sıkıldı. sekiz saat kalkmadan çalıştım ama ortaya anlamlı birşey çıkmadı. ö. gezmiş şarap içmiş..afiyet olsun muhabbeti bol olsun. ne m.nin doğumgününe ne de abdallar kahvesine gittim. su bitti onu bile söyleyemedim. nusaybinde hakkaride kim kaç kişi öldü artık sayamaz oldum. insanlar kendilerini işlerine verdiler. başka türlü baş edilemiyor. ablam taşınıyor onun derdi bana dert oldu. çalıntı gürcü şarabıyla uzaktan dert emiyorum. belçikada asker sokağa inmiş, schengene sınır gelmiş, amerikada camiyi korumaya almışlar, anonimus bomba patlayacak yerleri bildirmiş, ufak tefek depremler oldu, insan özledim. n. mardinde güzel işler yapıyor keyifler gıcır üretimler şahane..bizim bodrum katındaki proje stüdyosu ise yoklama ve keyifsiz tashihlerle geçiyor. itünün dalga geçtiği anlatım tekniklerini birebir uyguluyoruz. ortografik projeksiyon ve 1/200 pencere detayları..mimarlıktan giderek kopuyorum ama bir yere de bağlanmıyorum. sıkıntılı dandik bir yaşam. bitse de gitsek modundan çıkamıyoruz. belki karanfilli bir mezar taşı alırım kim bilir...
her şey parça parça bir yerlerde takılıp kalıyor. çok büyük miktarlarda yığıntılardan bahsediyoruz. bazı kutularda, bazı anılarda, şehrin bazı köşelerinde sıkışıp kalmış yığıntılar..tanınmaz hale gelmişler, tozla kaplanmışlar, üstlerinde başka başka cisimlerin eksik parçaları yığılmış durumda. kimisi üstümüze yapışmış farkında değiliz, kimisini toprağa gömüp yola devam etmişiz. çok sayıda dijital veri kimi harici disklerde, cdlerde, bozuk laptoplarda, kapatılmış e-mail ve dropbox hesaplarında unutulmuş, kaybolmuş...arkamıza bakmadan ilerliyoruz. kesinlikle bir yere vardığımız yok ama değişiyoruz. hangi sene kimi sevdiğimizi bile kestiremiyoruz artık. yüzler kayboluyor. insanlar kayboluyor. varolan tek şey E-5. E-5 sabit ve akıyor. çok çocuk öldü ve bizim kanımız bile akmadı. ama E-5 akıyor. eski zamanlarda bu tür şeylere takılmak bir erdemdi. sorunsallar oluşturup içinde akmak, tefekkür etmek ama sonuca asla ulaşamamak. bugün ise anlam artık soyu tükenmiş bir canlı. disk şeklindeki save ikonu gibi. anlam. öyle birşey var ama simgesel düzende ve boş bir gösteren.. ege sularında yüzen çocuk cesetleri gibiyiz. nerdesin dostum?

bukowski sadece bir ayyaş değildi. aynı zamanda kumarbazdı ve yüreğindeki sıkıntıyı fahişelerle dindiriyordu. ö. bana "birşeylerin ucundan tut" dediğinde savunmaya geçiyordum ilk olarak: tez ve dersler... kimsenin sikinde olmayan bir tez ve herkesin bir an önce bitmesi için dua ettiği derslerin koskoca hayatta ne anlamı olabilirdi ki.. sıkıntı şurda ki değer vermiyorsan bırakman gerekir ve bırakmıyorsan değer vermen gerekir. ikisini de yapmıyorum. değer vereceğim şeyleri aramaya başlamalı ve bulunca vermediklerimden teker teker kurtulmalıyım.

 bize kimse sevmeyi öğretmedi.

31

sakinoldostum. 
birazgevşe. 
vodkanıiç. 
sakinleş. 
sandıkgöreviniyaptınçuvalınıgötürdün. 
tutanaklarıgirdin. 
derslerinegirdin. 
akbilleribastın. 
neolmasınıbekliyordunki. 
birazsakinleş. 
ağlamakistiyorsunamaağlayamıyorsun. 
sakinol. 
yarınyastıkalacaksın. 
taze zencefil de..

14şubat1980dengelenoulipometinlerinvar. oulipo artık anlamsız mı? dilin bir anlamı kaldı mı? ? bir boşluk  iki boşluk.. bonzai bir ağaç mı yoksa hasanferitin dedesi mi? linolyum bir döşeme kaplaması mı yoksa içine acını oyabilir misin? hangi kağıt? hangi tez? neden soğumuyor içerisi pencere açık iken? içeriye bakan kim?

aylarca süren acı ve ölümler aklını başından aldı mı? sevgi tarihi de diyalektik işler mi? kutuplaşan toplum mu, aklın mı, kalbin mi? kalp kan pompalayan bir kas ise duygular elektrondan mı ibaret? 

cesur ol.


hayatımda neredeyim bilmiyorum. iyiye mi değişiyor yoksa kötüye mi? nelerden pişmanım nelerden korkuyorum? tez neden ilerlemiyor ve neden bu kadar içime kapandım?
ekim 21. seçim yaklaşıyor. kurduğum irtibatlardan faydalanamadım. kanadaya bakmak lazım. uzun zamandır uzun bir yazı yazamadım. bir sıkıntı var ama kaynağı tam olarak neresi bilmiyorum. birşeyleri değiştirmem lazım. yeniden heyecanlanmam ve çizmem gerekiyor. hiçbirşey yapmıyorum.
ekim beş. ekim için çok sıcak. yedi saat sonra evden çıkıp işe gideceğim. gitcem. oriondan yoklama alacağım. notları unuttuk ya..onları duvara asmak lazım. sonra dersler ve ben bitmiş olacağız. sonrasını düşünmek istemiyorum. fuck. uyumasak daha iyi..

bu arada mg'ye ve e'ye mail attım. artık danıştığım birileri var. iç savaş da çıkmak üzere ramak kaldı. iç savaş çıkarsa ailemi güvenli bir yere kaçırıp kalıp savaşabilirim, lakin hastalığımı göz önünde bulundurursak 6 ay geçmeden ölürüm muhtemelen. o zaman topluca kaçacağız ya da öleceğiz.. o'lar kanadaya mültecilik başvurusunda bulunmuşlar..lakin 1 kasım sonrasında hdp hükümete girerse belki ortalık sakinleşir?

şu durumlarda işe gitmek, tez yazmak ayrı dert; hiçbir şey yapmamak ayrı dert; birşey yapmaya çalışmak ayrı dert. bu sefer gerçekten boktan bir zamana denk geldik.
ağustos 20. kaloriferin bir ucunda komünist manifesto, karşısında aylak köpek..en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız diyerek istifa etti çipras. hükümeti kurdurtmadılar iç savaşa doğru sürükleniyoruz. bulaşıkları sabah yıkarım, teze de dönünce bakarım. aureli'ye mail attım geri dönmedi doğal olarak. bilmiyorum belki de eline ulaşmamıştır. lakin PCI yerine PSI yazmışım zaten konuya hakim olmadığım ortada.. bir de operaist hareketle E5'in gerçekten ne alakası var? soyut emek olsa ordan bağlanır. 2015'te reformizm eleştirisi yapılır mı lan? ö.nün doğumgününü unutmuşum. sevgimiz ve enerjimiz çoğalmıyor lakin henüz azalmıyor da.. rölantide gidiyoruz. resmen direniyoruz. yaşam için yaşama direniyoruz. direne direne kazanacak mıyız?
haziran 11. seçim geçti gitti. müşahitlik yaparken gerildik ama oyları koruduk en azından..koruduk da ne olacak şimdi..hükümet soru işareti. baykal bir anda ortaya çıkıp erdoğanla konuşmaya başlamış..otobüste erdoğana küfreden insanlar türedi ortalık bi garip. tez izlemeye az kaldı gerginiz. konu netleşemedi, araştırma alanı belli değil, kritik gelgitler yaşanıyor ama danışacak kimse yok, zaten çalışacak vakit de yok..bir haftadır yangın kaçış tabelası hazırlatıyorlar bana..tanıtım kataloğu da yaptık..h. kovuldu, d.'nin kovulmasına ramak kaldı. geril geril gerildik..belki son bir sigara..
şüphesiz ki amaç hayatta kalmak değil. yaşamak.

27 Nisan 2015

salı kan vermeye gittik. çarşamba kendi kendine tükendi. perşembe doğumgünümdü temizlik yaptım, trafikte kaldım, ailemin bilgisayar problemlerini çözdüm. cuma kan almaya gittik, b.nin yeni evine gittik. cumartesi sergi ve köfte. pazar evde hasta yatmaca. pazartesi abik gubik okul işleri ve tüm gün ders. salıya ramak kaldı. salı olmasından çok korkuyorum. salının bitmesinden korkuyorum. 1 mayısa az kaldı. yeniden kan almak, kan vermek. yeniden dersler, yeniden anketler, yeniden sınavlar. manasızca kenarından tutulmaya çalışılan bir doktora tezi. manalı olan tek işi yapmamak için direniyorum. tabi ki yapmayacağım aklımdan bile geçmiyor aslında. yine de insanın birden boğazını kesivermesi işten bile değil. "tall" boy kahve deyince neden küçük oluyor ki..bir sene italyada yaşadım tall diye bir kelime duymadım. rojbaş italyanca dedi. starbucks çalışanları bile toplantı yapıyorlar. herkes sürekli toplantı yaparak daha verimli ve mutlu olmanın yollarını araştırıyor. yedi senelik asistanlık hayatımda kazandığım beceriler gerçekten de çay/kahve taşımak, anket yapmak ve sınav gözetmek. pardon fotokopi makinası kullanmayı unuttum. bira ve fıstıklı cips yemek yerine negri'nin marx-foucault karşılaştırmasını anlamaya çalışmak daha anlamlı olmaz mıydı? muhtemelen olmazdı. büyük felaket beklemekten, yok olmayı arzulamaktan utanıyorum. evet kendi kendimin girişimcisi olmak istiyorum ben de.. herkese ve herşeye olumlu yaklaşarak dalgalarla sörf yapmak istiyorum. eleştirinin acınası ve verimsiz aralıklarında aptalca sıkışmak istemiyorum. eleştiriye kutsallık atfetmekten ben de vazgeçtim. vazgeçtim ama bu sefer elimde inanacak başka birşey kalmadı. seni üzgün görmek üzüyor beni. sevgi, sevgi, sevgi.

p.s.baktım italyanca felan değilmiş..eskiden short ve tall varmış, diğerleri gelince tall küçüğün ismi olmak durumunda kalmış..saçmalık.

14 nisan 2015

Eduardo Galeano ve Günter Grass aynı gün hakkın rahmetine kavuştu. Film festivalinde PKK filmi ve Bilgi Üniversitesi'nde Ermeni konferansı sansürlendi. Soma davası ertelendi. Savcı cinayeti ve Fenerbahçe saldırısından sonra devlet Ağrı'da kan döktü. 2013'te vakıf üniversitelerinde çalışan ve devlet üniversitelerinde yüksek öğrenimine devam eden araştırma görevlilerinin harç ödememesi için açılan bir davanın kazanıldığını öğrendim (sanırım). Bugün metrobüs kazası olmadı (sanırım). Amsterdam'daki üniversite işgalini polis bastı ve bizim üniversitelerdeki neoliberal performans yönetişimine karşı diyebilecek tek bir sözümüz yok. Özne'nin oluşumu üzerine dev bir külliyat var ve bunun E5 karayolu ile ilişkilenmesi hem zor hem saçma. Danışmanıma buradan selam yolluyorum. Babası ölenlere, kızı intihar girişiminde bulunanlara, yeğeni bonzai içip şantiyede intihar edenlere, intihar etmeyi aklından geçirmeyenlere de selam yolluyorum. Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi olmasaydı "kentleri daha fazla yürünür, yaşanır ve sevilir kılalım" demem daha kolay olurdu.

ne yatak ne oda

pankreasındaki hücreler kontrolsüzce ürüyorlar
arkadaşını gömdün ve oğlunu sevdin
kanındaki eritrositler delicesine yitiyorlar
başkasının kanında gözün seni küçük parazit
otuzbirci vampir
hayatları yeniden yeniden üretmekten başka vazifesi olmayan
koca memeli makineler
sonuçta hayat
içinde kalmak için verilen b..

sen varsın ama burada değilsin
biliyorum
başka bir zamandasın
sıkışıp kalmışsın
oysa ki hiçbir şey istememiştik
ne yatak ne oda



bir şey yapmalı

insanın kendiyle karşılaştığını düşündüğü anlar vardır tadını kaçıran..aslında çok uzun süre görmezden geldiği bir şey lönk diye çıkıverir karşısına. okumuşsundur o cümleyi artık ya da maruz kalmışsındır sahneye:

"enis bey, o gün, ceketini çıkarıp attığı, boyunbağını bir daha hiç sıkmamak üzere gevşettiği o ikindi ölmeye başladı"

ölmeye başlamanın geri dönüşü yok sanırım. yani gramatik olarak süreç başlamış oluyor ve sonucu da belli. gecenin üçünde uyanık olmamın sebebi bence içtiğim çaylar. ama yine de sıkıntı var. yani insanın kendini atıl bırakması belki bir çeşit yavaş intihar. ferda keskin sermayesi kendisi olan insan tipinden bahsediyordu. kendi kendisinin girişimcisi, kendini sürekli yenileyen, piyasada dolaşımda kalmak için sürekli yeni özellikler kazanan yeni neo-liberal özne. bugün bir arkadaş yazmış: iş arkadaşı george clooney'in evini yapacakmış ve autocad bilmiyormuş. başka bir arkadaşım da haftasonları dubai'ye gidip şantiyesini kontrol ediyor. ben de eyüp'teki nalburdan çalı süpürgesi alıp mutfağa koydum. çiğ köfte ve içli köfte sipariş ettim. yanında acılı şalgam içtim (midem ondan kötü şimdi anladım).

terastaki karları küremedim çünkü kürek almadım. paspas almayı da unuttum ama kedi maması aldım. lakin benim kedim yok. ya belki de bu doktora cenderesinden kendimi gerçekten kurtarmam lazım. köfteci mi olacağım gerçekten? kürtçe mi öğreneceğim? yoga mı yapacağım? fransızca mı öğreneceğim? stkcılık mı yapacağım? suriyeli göçmenlere çorba mı dağıtacağım? niye birini ya da hepsini yapmıyorum? günler boyu ne yapacağımı düşünüp bunalıp sonra da zombi öldürüyorum. GOP kentsel dönüşüm ofisi açılmış.. peki niye tasarım yapmıyorum? güzel soru. bir tasarımcıyı tasarımdan bu kadar nefret etmeye iten şey ne olabilir? akılcı olması mı? öngörü ve hesap gerektirmesi mi? gerici miyim ben? IŞİD miyim? bateri mi yakayım? bir tür nihilizm tuzağına düşmüş olabilirim. çok uzun zaman önce.. belki evde durmamak lazım. üç gündür evdeyim bir sayfa bile yazamadım. napıyorum ben ya?




sigaram çok acı

güne dolap sökerek başladım...itiraf ediyorum acele edip ahşap yongayı parçaladım. doğalgaz faturası 600 liraydı şaşırdım. işe gidince kendimi bir toplantıda buldum. öğlen başka bir toplantı olduğu için bu toplantıdan çıktım. yemek yedim çay içtim. başka bir toplantıya girdim. ondan çıktım yarıda bıraktığım ilk toplantıya döndüm. arada başka işler yaptım. en son taze erasmus koordinatörü olarak yanlış bir iş yaptığımı ve sorumluluğun tamamen bana ait olduğunu söyleyen bir telefon alarak günü kapattım. bu arada beremi kaybettim. bu arada ö. ev tuttu. bu arada j. bavulunu topladı. bu arada annemler bazaları yerleştirdi. bu arada syriza ve ypg kazandı. bu arada metal-iş sendikası greve hazırlandı. bu arada him projelerine yoğunlaştı. bu arada bm gazzeye yardımı kesti. bu arada teze kayıt olduk ama biz hala neden burada neyi...



Perspektif harici temsil düzeni ve sembolik hiyerarşi



Üstteki fotoğraf nedense Cumhurbaşkanı tarafından toplanan bakanlar kuruluna ait. Fotoğraf olduğu için insan gözünün algıladığına yakın bir perspektifle uzaktaki nesneler daha küçük gözüküyor. Alttaki fotoğraf ise Milat gazetesinin haberi verirken kullandığı manipüle edilmiş bir versiyon. En uzaktaki nesnelerden birisi 5-6 kat büyütülerek yeniden yerleştirilmiş.

Nesne diyorum ama aslında tam da pozitivist bakışın dışına çıkarak nesne olma halini reddetme eğilimi olarak okuyorum bunu. Yani materyalist bir bakışla dünyadaki varlıkları nesne olma üzerinden eşitleyen bir bakışa karşı, nesneyi küçümseyerek ona karşı çıkan, onun ötesine geçmeye çalışan bir bakış var. Tıpkı minyatür sanatında perspektif derinliğin olmayıp, figürlerin toplumsal ve dini hiyerarşideki konumuna göre boyutlandırılması gibi, RTE de hiyerarşik konumunu ve gücünü temsilen nesne olarak sahip olduğu özellikleri aşarak büyümüş durumda.

İkinci bir okuma ise bakanlar kuruluna başkanlık eden kişinin kimliğini açığa çıkarmak için, yani haberin iddia ettiği gibi RTE olduğunu kanıtlamak için, yüzünün göz tarafından algılanabilecek kadar büyütülmesi sonucu ortaya çıkmış bir durumdur. Ancak kimlik tespiti gibi bir sorun olmadığından ötürü bunu yapmak anlamsız bir eylem olacaktır.

Üçüncü bir okuma ise sembolik hiyerarşi ve kimlik tespiti yerine "vurgu" amacıyla yapıldığını söyleyebilir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa gerçekleşen ve de yasalara aykırı bir durum olduğu için başkanın kimliği önemlidir.

Dolayısıyla bu üç okumayı birleştirmek mantıklı olacaktır: Açtığı ideolojik yolda emin adımlarla ilerleyen RTE'nin, gücünün ve başarısının bir sonucu ve temsili olarak bakanlar kuruluna başkanlık etmesi tarihi bir olaydır ve bu olayın baş mimarının algılanabilir şekilde temsil edilmesi gerekir.
birbuçuk kere taşındım. işten eve evden işe gittim. yalan söylemeyim bolca sinemaya gittim. yine de komodinin üzerindeki deorollara dalıp gidiyorum. aklım çatıda, balıklarda, ölümlerde ve karlarda. dünya saçmalıyor ve biz öğle yemeğindeki çıtır balığın lezzetli olmadığı konusunda hemfikiriz. dayanışacak çok kimse yok, herkes performansa karşı ama tabi ki işimizi düzgün yapmalıyız: meslek etiği ve idealizm. bütünleme sınavında az öğrenci olursa birkaç paragraf birşey okuyabiliyorum. öte yandan günübirlik sudi arabistana gidip şantiye kontrol edip, bildiri yazıp, bas gitar çalıp, pahalı restoran gezip, şirket kurup, workshop yapıp araba taksidi ödeyen de var. ben de pide et döner yiyorum. sabah simit yiyip çay içiyorum. oynadığım bir de mafya oyunu var. ya insanlar yaşıyor ya çok garibime gidiyor bazen..köpekler..insanlara demedim..sokaktaki köpekler..
temel sıkıntım "tezinin konusu ne" sorusuna cevap veremiyor olmak. anahtar kelime sayıklayabiliyorum: E-5; kentleşme; mimarlık ve kapitalizm; biyopolitika; noopolitika; iş cinayetleri; prekarya; güvencesizlik; özneleşme; otonomi; eleştiri; depolitizasyon vb..

sıkıntı var..


Spinoza problemi. Karl Kraus. Adolf Loos. Cacciari. Nihilizm. Müştereklerimiz. Le Corbusier. Arendt in Crisis. Beta Thalassemia. Kiralık oda. Düşük hematokrit. E5. D100. öf..

 
The 'Habsburg Myth', Ornament and Metaphor: Adolf Loos, Karl Kraus and Robert Musil
 
https://www.academia.edu/17847/Arendt_in_Crisis_Political_Thought_in_Between_Past_and_Future
rüyamda algımın farkına varıyordum. yeni girdiğim bir mekanda biraz önce orada olan şeyin ortadan kaldırıldığını güçlükle de olsa farkediyordum. başkaları farketmiyordu. sonra insanların yüzlerinin mavi ve sarı olduğunu gördüm. başta ilgilenmedim ve normal geldi ancak sonra bunun normal olmadığını farkettim. normal olan durumu hatırlayamadım ama sanki böyle olması normal değilmiş gibi geliyordu. "suratın mavi" diyordum adama o da anlamadan bakıyordu bana..anlık bir değişiklik olmuş gibiydi biraz daha o anda kalabilsem anlayacaktım ancak zaman geçince sabitlendi ve normal hale geldi.
şurası kesin: yaşam başka birşey. bu yaşam değil. bu ölümü beklemek.

"Akademik Personel İzin Formu" adlı belgenin "İzin talebinin nedeni" başlıklı kısmını "Akıl sağlığımı korumak ve idari görevlerden vakit ayıramadığım doktora tezime yoğunlaşmak" şeklinde doldurduğum için bölüm başkanı tarafından çağrıldım ve formu yeniden doldurmam istendi. Ayrıca diğer üniversitelere göre çalışma şartlarının çok iyi olduğu ama yine de beğenmiyorsam dışarıda başka iş arayabileceğim de hatırlatıldı. Kendisine izin talebimin net bir şekilde bu iki sebebe dayandığını ve diğer akademik kurumların ve akademi dışındaki piyasanın da aynı fiziksel ve zihinsel zararı vereceğini belirttim. Bana ve başkalarına zarar veren bu işleyişin bizim kurumumuzla ilgili olmadığını, uluslararası bir mekanizmanın sonuçları olduğunu anlatmaya çalıştım. Mezun olunca akademiye devam etmemin sebebi akademik araştırma yapmak için gerekli ortama ve zamana sahip olacağım düşüncesiydi. Ancak yıllar içerisinde motivasyonum ve entelektüel birikimim artacağına azaldı ve artık zaman bulamadığım doktora tezim haftasonu ve metrobüste üzerine düşünebildiğim ikinci bir iş haline geldi. Akademi, yaşam sevincini ve yaşama istencini arttırmıyor, toplumsal sapkın hiyerarşileri ve ilişkileri dönüştürmüyor yeniden üretiyor, toplumsal özgürlük, eşitlik ve adalet taleplerini değil piyasanın gereksinimleri ön plana alıyor. Aşağıda izin talebimin ilk kısmıyla ilgili basında çıkan bazı haberler mevcut:

Dark thoughts: why mental illness is on the rise in academia

There is a culture of acceptance around mental health issues in academia

içimizdeki şeytan

Tu étais formidable, j'étais fort minable
birçok hayat var. sanki birer birer bir araya gelip çok oluyorlar gibi. sonra buna toplum diyoruz. hiçbir zaman kendi başına yeten bir hayat olmadı. ailemiz, arkadaşlarımız, patronlarımız, sevgililer, liderler, pop starlar ve porno yıldızlarıyla ve yığınla ölüyle birlikte oluşturuyoruz tekil hayatlarımızı. tek başına olmak ve biriyle konuşmak çok farklı iki durum. tek başınayken hayali ağlar devreye giriyor. tasarılar ve planlar üzerinden giden "olası" ya da "sözde" geçmiş-gelecek projeksiyonlarıyla sınırları çizilen tekil bir hayat. oysa başkası devreye girdiğinde sürekli beklenmedik sapmalar meydana geliyor. sınır ihlalleri oluşuyor. olası tasarılar gerçekleşiyor. belki bir başkasının tasarısı. ya da o anda ortaklaşa oluşturulan bir tasarı gerçekleşiyor. hayat dediğin..
G               Em      F              Em                F       Em           F        Am              Am/G#    Am/G          F        G
And you've been so busy lately that you haven't found the time to open up your mind and watch the world spinning gently out of time
























İnsan yaşadığı şeyler arasında ilişki kurabiliyor.. Yaşamadığı, bilmediği şeyler dünyasının dışında. Ben belleksiz bir insan olduğum için zamansal ve mekansal yakınlıkları olan şeyleri ilişkilendirebiliyorum. Mesela Nymphomaniac ile Bruno Latour'u ilişkilendiriyorum. Hatta beraber çalıştıklarını bile zannedebiliyorum. Perilerden bahsetseydi (ki muhtemelen gözümden kaçtı ya da hatırlamıyorum) Agamben'i de katardım. Fibonacci dizisi (sikiş sayısı), kinetik enerji (kurbağa), geometri (araba park açısı), etoloji (cinsel partner belirleme), triton (seksteki harmoni) vb. bilimler alanıyla, beden ve arzular alanı arasında bir örtüşme sağlama çabası. Modernliğin kutsalı olan akıl ve bilim ile aşağılık bedenin ve onun ihtiyaçlarının, bu iki kutbun, bir araya getirilmesi. Toplumsal açıdan yanlış olanın, hastalıklı olanın, irrasyonel olanın, zararlı olanın; Antik Yunan'dan Hindistan ve Çin'e büyük medeniyetlerin ve bilgelerin akıllarından damıtılarak biriktirilen koca bir doğruluk ve hakikat ile karşılaşması. Din ile din dışı olanın karşılaşması. Politik doğru ile politik yanlışın karşılaşması. Aslına bakılırsa bu modernizme mal edilen sahte ayrımın faturası modernizm öncesinde tabi ki Aydınlanmacılara ve Hristiyanlık'a kesiliyor. Nietzsche de Agamben de Gray de bunu farklı şekillerde de olsa böyle kesiyor. Latour da yapısökümcüleri eleştirirken benzer bir yaklaşımla dalga geçiyor. Önce halkı fetişizmle suçladılar ve nesnelere, kavramlara yükledikleri doğaüstü güçlerin aslında kendi bilinç ve isteklerinden kaynaklandığını söylediler onlara. Yani kararları sen alıyorsun ve kendi isteğinle hareket ediyorsun, bir totemin, peygamberin ya da başka bir dış gücün etkisiyle değil dediler. Bir süre sonraysa gelip sen o kararları kendinin mi aldığını zannediyorsun diyerek tokatladılar. Bilinçdışı dediler, genler dediler, söylem dediler, aile/toplum/devlet/sermaye dediler, dış mihraklar dediler..Yaa bak gördün mü aslında sen sen değilsin. Ne doğduğun yeri, ne adını ne de başka bir şeyi seçebilirsin dediler. Neyse işte Latour eleştirel yaklaşımı eleştiriyor insanlara bir yol göstermediği ve bir faydası dokunmadığı için..Neyse yani şimdi çok uzağa attığımız şeyler arasındaki ilişki aslında Trier'in gösterdiği saçmalıkta olmasa da var..Zaten doğal yaratıklar olarak bilimin 'keşfettiği' estetik/mekanik kurallara sahibiz..Bunlarla sabitiz..Newton'ın hesabıyla kendi hızımızı buluyoruz, Einstein'ınkiyle de atomlarımızınkini..Simetrik varlıklarız, bokumuzla aklımıza gelen fikir o kadar da farklı sınıflarda değil..Bir de "şey" meselesi var. Yani bir nesne var bir de şey var. Latour'a göre artık nesneler de birer şey. Tek anladığım şey, şeyin bir toplanma alanı olduğu. Şey başka şeyleri o şeylerin ilişkileriyle birlikte kendisinde düğümleyip sıkıştırıyor. Böylece sallıyorum sigara nesnesi hükümetlerin sağlık ve güvenlik politikalarını, firmaların borsadaki hareketlerini, sivil toplum kuruluşlarını, akciğeri, bitkileri ve doğayı, arzuyu ve eğlenceyi ve sıkıntıyı, sosyalleşmeyi, şiiri ve ölümü bir araya getiren bir şeye dönüşüyor. Tabi bunları bir araya getirmeyi sorunsallaştırmayı da kendine bağlıyor. Aslında zamanla ilişkili olarak genişleyen bir ağ aslında şey. Başlangıçta bir beden-doğa ilişkisinden ibaret belki de zamanla toplumun farklı şeyleri dahil oluyor..Zamanla da bazıları eksiliyor tabi..Dinamik bi şey..  

panzer altında ezilerek ölen çocuklar, gaz fişeğiyle ölen çocuklar, silah mermisiyle ölen çocuklar, havuzda boğularak ölen çocuklar, açlıktan ölen çocuklar umurumda mı sanıyorsun

o değil de..gezi bir rüya mıydı nasıl böyle kolay unuttuk...karşındaki insanı hissetmeyi, sevmeyi, değer vermeyi, değer yaratmayı, korumayı, kendinden başkası için endişelenmeyi, geleceksizliği, şimdiyi ne kadar çabuk kaybettik. ne acı. ne korkunç. bu bencillik, bu sıkıntı, bu huzursuzluk, bu umursamazlık, bu anlayışsızlık, bu korkaklık, bu içten hesaplılık, bu yalan..bu okyanus yalan. ölüme giderek yaklaşıyor muyuz. karnımız tok sırtımız pek iken. güvencesiz ve geleceksiz iken. sürekli söylenip bir şey yapmaz iken. artık sevmek zor iken.. sandık başında durduk çok iyi oldu. iyi ki durduk. tek anlamı hiç konuşmayacağım insanlarla az da olsa yan yana durmak karşılıklı gülümsemek, bazen de pis pis süzmek. ben hala kedilere özeniyorum. ben hala köpeklere özeniyorum. ana karnına dönmek için boğulmak isteyen var. ben onu da bilmiyorum. hiç bir şey bilmiyorum.
şimdi ben işçi miyim değil miyim hala tam olarak farkında değilim. beş senedir üniversitede akademisyen olarak yaptığım bazı görevler ve kazandığım deneyimler:

- konferans posteri tasarlamak, basmak ve üniversiteye asmak
- fakülte tanıtım broşürlerini tasarlamak, basımının takibini yapmak
- üniversite ile ilgili/ilgisiz logo, afiş vb görsel tasarımı yapmak
- erasmus komisyonunda öğrenci takibi, başvuru, duyuru, metin çevirisi, toplantı katılımı vb işlerle uğraşmak
- başkasının açtığı ve yürüttüğü derslerin dosyalarını hazırlamak
- başkasının açtığı ve yürüttüğü dersin bilgilerini akademik pakete girmek, bunları ingilizceye çevirmek
- sınav gözetmenliği yapmak
- ders anketi yapmak
- kurum web sayfasında ve sosyal medyada bölümden gelen bilgileri paylaşmak, etkinlik oluşturmak, konferans ve yarışma araştırması yapıp paylaşmak
- maket atölyesi teknisyeni hasta olursa onun yerine geçip lazer kesicisini kullanmak
- tasarım stüdyolarında yürütücünün yanında durmak, dersin teknik işleyişini sağlamak
- yürütücü gelmezse onun yerine dersi yürütmek
- diploma jürilerinde çay/kahve servisi yapmak
- ders yönetim sistemi'nde dersleri açmak, hocaları tanımlamak
- hocaların derslerden aldıkları ücretleri hesaplamak
- bölüm sekreteri hastalanmışsa yerine bakmak
- dönem boyunca yapılan anketleri taramak, bilgisayar programında analiz etmek ve grafik veri haline getirmek
- ozalit makinesinin başında durup öğrencilerden çıktı parası almak
- başka komisyonlarda eleman ihtiyacı varsa onların işini yapmak
- haftasonu tanıtım masasında oturup bölüm tanıtımı yapmak
- öğrenci danışmanlığı yapmak: öğrencinin ders kayıt/ders ekleme-bırakma/dersten çekilme süreçlerinde derslerini kontrol etmek, öğrenci işleri ve SAP birimi ile koordinasyon halinde öğrencinin doğru dersi seçmesi için uğraşmak, kayıtla ilgilenmeyen öğrencileri arayıp haber vermek, çocuğunun durumunu merak eden ebeveynlerle konuşmak, öğrencinin olası diğer sorunlarıyla ilgilenmek..
- akademik performansımızla ilgili anket ve form doldurmak, değişmeyen cv'leri güncellemek
- araştırma yapmak?

benimle aynı görev tanımına sahip arkadaşlarımın yaptığı bazı diğer işler:

- stüdyolardaki prizlerin çalışıp çalışmadığını kontrol etmek
- bölüme tabure satın almak için firmalarla görüşmek, taburenin tedariğini ve yerleştirilmesini sağlamak
- her ay yapılan doğum günleri için pasta ve içecek satın alıp bunları servis etmek
- bölüm bütçesi için kapı kapı gezip para toplamak, bölümün kasası olarak para yönetiminden sorumlu olmak
- çeşit çeşit anlamsız angarya iş..

şimdi bunların vaktimizin çoğunu aldığı, akademik araştırma için vakit kalmadığı düşünülürse (halbuki doktora tezi yazıyor olmamız lazım) bu yaptığımız işler hizmet sektörüne ait işler. bir kısmında da gayri maddi zihinsel emek var. sonuçta sigortamız da SGK'da işçi sigortası. ya zaten DİSK Sosyal-İş üyesi olabiliyoruz. devlet işçi olduğumuzu net bir şekilde söylüyor. sanki biraz netleşti..ben bitmişim.

http://polisantrik.blogspot.com/2014/03/isci-snfnn-laneti-fazla-alakadar-olmak.html

Kentimizi İnsansız Hava Araçlarına Karşı Korumanın Yolları

[Bu yazıyı Alex Garkavenko’nun “How To Protect Your City Against Drones” adlı yazısından yorumlayarak arakladım. Aslında başka bir siteye yazmıştım ama beğenmedikleri için buraya çaktım]

Sosyal medya, Milli İstihbarat Teşkilatı ya da paralel devlet farketmez. Bugünlerde gözetleniyor olma ihtimalimiz oldukça yüksek. Kasedimiz çıkmasa da telefonumuzun dinlenmediğinden emin olabilir miyiz? Otobüste, metroda, hastanede, okulda, AVM’de, sokakta güvenlik görevlilerinin bizi izlediklerini, görüntülerimizin kasetlere kaydedilip depolandığını biliyoruz. Sosyal medyada nerelere gittiğimizin, nelerden hoşlandığımızın, hangi politik görüşe sahip olduğumuzun bilgisini bizzat biz veriyoruz. Kredi kartımız, nerede ne zaman bulunduğumuzun, ne kadar fiyata ne aldığımızın kaydını tutuyor. Akıllı telefonlarımızla an ve an bulunduğumuz koordinatları kayda geçiriyoruz. Devletlerin ve çokuluslu şirketlerin gözetleme ve takip teknolojileri sadece kent içindeki hareketlerimizi kontrol etmiyor. Ulus devlet sınırları içerisinde ve sınırlar ötesinde, teröre karşı yürütüldüğü iddia edilen savaşların da önemli bir parçası bu teknolojiler. Örneğin, 2011 yılı içerisinde ikisi de Amerikan vatandaşı olan Anwar al-Awlaki ve 16 yaşındaki oğlu Abdulrahman, Amerikan Hükümeti tarafından farklı zamanlarda ve farklı insansız hava araçlarıyla (İHA) Yemen’de öldürüldüler. Abdulrahman ve kuzeni -yakınlarındaki en az beş siville birlikte- füzelere hedef olduklarında, Yemen’in güneyindeki bir restoranın bahçesinde akşam yemeklerini yiyorlardı (1).


Geçerli hukuk sistemlerini askıya alarak olağanüstü hal koşullarını normalleştiren bu sürecin  farkında olan sanatçı ve hukuk öğrencisi Asher J. Kohn, “Şura Şehri (Shura City)” (2) başlıklı projesiyle İHA’ya karşı mimarlık yoluyla bir savunma fikri ortaya koyuyor. Kohn çıkış noktası olarak Quetta Şurası’nı (3) alıyor ve şurayı “yaşlılardan ve saygı duyulan kişilerden oluşan, topluluk adına karar verme sorumluluğunu üstlenen bir danışma grubu” olarak tanımlıyor. “Şura Şehri” de bu çerçevede sorunların çözümü için sorumluluğun dağıtıldığı bir toplumsal sözleşme anlamına geliyor.


Şehri oluşturan beş temel parça var: Binalar, pencereler, çatı, minareler ve badgirler (rüzgar kuleleri). Bütün bu yapı tiplerinin ve elemanlarının amacı İHA’yı etkisiz hale getirmek ve şehir sakinlerini gizleyerek korumak. Örneğin binaların irrasyonel dağılımı ve cephedeki renk seçimiyle tespit edilmeleri zorlaştırılıyor (Moshe Safdie-Habitat’67), minareler alçak uçuşu engelliyor, rüzgar kuleleri ve kenti örten çatıdaki aktif kontrol sistemleri (NEY +Partner-Netherlands Maritime Museum) beden ısısından hedef tespitini zorlaştırmak için şehrin ısısını dengeliyor.

Kohn’a göre Şura Şehri bir bilimkurgu projesi değil. Aksine bugün yaşadığımız distopik gerçekliğe karşı bir çözüm arayışı ve çağdaş bir zorunluluk. Kendi deyişiyle “Şura Şehri, giderek insanlık dışı hale gelen bir dünyada, mimarlık yoluyla insanlık için bir mekan yaratmak üzerine”. 

Projenin tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

(1) Bu olayla, 28 Aralık 2011 akşamı TSK’nın Şırnak'ın Uludere (Roboski) ilçesi yakınlarındaki sınır bölgesinde F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı bombardıman sonucunda 34 vatandaşın ölümüne sebep olduğu Roboski ‘Olayı’ arasındaki farklılık bana kalırsa sadece teknolojik.
(2) Manidar şekilde Türkiye’de Yüksek Askeri Şura (YAŞ)’dan tanıdığımız Arapça bir kelime olan şura; meşveret, danışma, görüşme gibi anlamlara gelmekte.
(3) 11 Eylül sonrası Amerika’nın Afganistan’ı işgalini müteakip Afgan Talibanı’nın liderlik kadrosunun büyük 
kısmının Belucistan eyaletine kaçtığı tahmin edilmektedir. Molla Ömer dahil, Afganistan Talibanı’nın liderlik 
kadrosunun büyük oranda Quetta’da yaşadığı ve örgütün Quetta Şurası adı verilen bir meclis tarafından yönetildiği düşünülmektedir (Çevik, 2013).




bel tutulması, uçuk, deri altı sivilcesi, diş eti kanaması..hayatımda hiç karşılaşmadığım ufak tefek arazlar üst üste gelince insan kıllanıyor biraz. zaten makine çürük..
dikkatim çok dağıldı. dün saatlerce 6 senelik metrobüs kaza bilançosunu çıkarıp grafikleştirmeye çalıştım ve sonra bitiremeyip bıraktım. bugün birdenbire android apps yapmaya karar verdim. saatlerce yüklediğim programlardan sonra bu işten hiçbirşey anlamadığımı ve cep telefonumu bozacağımı farkedince vazgeçtim. demin de amerikadaki kaçak damıtma içkilerin nasıl yapıldığına takılmıştım (moonshine). tabi ki aslında bitirme projesi için m2 hesabı yapmam, tez konusu ve jüri üyesi bulmam lazım. geç olmuş. sabahın köründe toplantı var. sabahın körü dediğim saat 10:00. 


yıllardır görmediğim ve kim olduğunu hatırlamadığım eski bir aile dostumuzun kızı düğününe gitmediğim için sitem etmiş ve hatta kendisinin buna rağmen benim düğünüme geleceğini söylemiş. benim de suçluluk hissedip aile ve evlilik kurumlarına olan inançsızlığımı sorgulamam ve tövbe etmem bekleniyor sanırım. bir de ebeveynlerin hiç çekinmeden, düşünmeden dayanılmaz bir hafiflikte bunu çocuklarına suçlama olarak yöneltip baskı kurmaya çalışması..ayıplama ve kınama üzerinden ruhlara işlenen faşist ideoloji. ailemiz.
herşeye rağmen (şu ana kadar) kediler sinsi ve umursamaz, köpekler ise samimi ve ızdıraplı..zihin/beden ve akıl/duygu ayrımı hayvanlara bu şekilde dağılmış olabilir..