Emil Kaufmann ve Neo-Klasik Modernizm

"..özerklik iddiası en aşağı 19.yy sonundan itibaren Modernizmin leitmotiv'i olmuştur."

Kaufmann, Ledoux'nun kuşağıyla birlikte ortaya çıktığını kabul ettiği neo-klasisizm'de "yaşayan, organik doğaya sahip mimari biçim tasarlamanın (barok) yerini şaşmaz geometri duygusu alır" demektedir. Ledoux Chaux tuz üretim merkezinin 1771 tarihli ilk projesini değiştirerek 1774 tarihli son projede yarım daire biçimde yerleştirilmiş ve birleşik kare bir avluya açılan ayrı ayrı pavyonları benimsemiştir. Kaufmann bu değişikliği Barok Birlik anlayışından 19.yy pavyon sistemine yönelme belirtisi olarak görür. Kant kaynaklı bireysel bilincin ortaya çıkışına paralel olarak böylece mimarlıkta da yalıtma ilkesi ortaya çıkmaktadır. Barok akışkanlık, dinamizm, parçanın bütünden bağımsız düşünülememesi, gözlemcinin konumuna göre şekillenme iken, bunun karşısında neo-klasizm ya da rasyonalizm duruluk, saflık, bütünden özerklik olarak durmaktadır. Böylece Kant'ın istencin özerkliğine paralel olarak mimarlığın özerkliği doğmaktadır.



Kaufmann'ın, "doğal insan", "evrensel yurttaşlık" ve "toplumsal uzlaşma" gibi fikirlerinin ardında J.J.Rousseau yatmaktadır. Kant'la olan ilişkisi ise net değildir. Kant'ın saf aklın eleştirisi 20.yy boyunca burjuva liberal siyasetinin düsturu olan "özerklik" fikrinin temeli olduğundan; Adorno Kant'ta özerkliğin burjuva toplumun çok karanlık bir sırrını ortaya koyduğuna inanır... (iki savaş arasında özgürlükten zorlamaya doğru geçiş yaşandığı için). Vidler'e göre Kaufmann, Rousseau'ya Kant'ı da ekleyerek Ledoux'ya bütünsel bir Aydınlanmacı temel sağlamaya çalışmıştır. Vidler bu indirgemeci ve çelişkili (nedense?) birleşimin dönemin faşizan kültür siyasetine karşı aklın ve yasanın egemenliğini kullanarak birleşik bir cephe kurmak için oluşturulduğunu söylemektedir.

Marksist Karel Teige ve Schapiro Kaufmann'ı eleştiriyorlar (ne diyorlar tam olarak?)

Nazi partisi üyesi Hans Sedlmayr Kaufmann'ın tespitleri üzerinden giderek tam tersi bir sonuca varıyor: özerkliğin yarattığı devrim merkez yitimine, geleneksel mimarlığın kökünün sökülmesine, çöküş ve ölüme neden olmaktadır. Özellikle maison des guardes agricole (1770) yapısında Sedlmayr "biliçdışının alanına adım atıldığından" (olumsuz anlamda) bahsetmektedir. Bu soyutlama düzeyi sonunda ölümle sonuçlanacaktır...


https://thecharnelhouse.org/2011/06/25/revolutionary-precursors-radical-bourgeois-architects-in-the-age-of-reason-and-revolution/

Bülent Tanju ve Sedlmayr:https://www.academia.edu/12392845/Modernlik_ile_Kar%C5%9F%C4%B1la%C5%9Fmalar_%C3%9Czerine_10_K%C4%B1sa_Not_T%C3%BCrkiye_Versiyonu

yeni yollar, geleceğimiz

bir çılgınlık yapıp evden dışarı çıktım. yine de güvenli bölge olarak kahvenin içerisinde oturdum. pazar günü yoğunluğu, masa numaraları, dereotları.. bar gibi dergi ve kodanın gelişimi. Ö.'yü aramayı düşünürken H. ile buluşma planı ve içe dönüklükten kaçamama, anlamsız bir çeviriye tüm enerjinin harcanması. afrin'in düşüşü ve üniversiteye mümkün olmayan bir dönüş. üniversitede kalmak üzerine çizilecek bir çizgi kaçış çizgisi olabilir mi? mevcut tezimizle akademik kariyer yapabilir miyiz ya da yapmak anlamlı mıdır? mimarlık tarihinde doktora yapmadan bu alanda akademik üretim yapma iddiası ne kadar gerçekçi? öte yandan osmanlıca dersleri de üzerinde gidilmeye çalışılan "araştırma" güzergahları da mimarlık tarihi ve teorisi etrafında dolanıyor. Peki bu alandaki kimseyle iletişime geçmeden, şimdiye kadar olduğu gibi yalnız başıma bunu başarabilir miyim? ortada üzerinde çalışılacak gerçek bir sorun var mı?

milliyetçilik, biyopolitika ve şehitlikler anlamlı bir tartışmada buluşabilir mi? Bir yıldır buluşmadıysa hala mümkün mü? metrobüs bu hikayeden artık çıkmalı mı? cevap verilmeyen sorular...
Adorno'nun cümlesine döneceğim (tıpkı yıllar önce kaspar hauser'den bahsedeceğimi iddia ettiğim gibi) ama belki de önce kaspar hauser'e dönmeliyim. Lakin asıl bahsedeceğim atypical'ın sağaltıcı gücü. Muhtemelen bir tragedya sistemi işletiliyor burada: Toplumsal doğruların ve içsel çelişkilerin çıkmaza sokulup tersinden doğrulanması gibi birşey. Yaşanılan durumların farkına varılması. Dolayısıyla ilerideki başka bir sonuçsuz tragedya projesinin başlangıç tohumunu da buraya bırakıyorum. Kaspar Hauser'e dönelim.

Die Erfindung des Lebens

Uzun zaman sonra kırmızı kitabı okumaya devam ettim. Piyano çalmaya başladığı kısımda o kadar zevk duydum ve mutlu oldum ki hemen kitabı kapadım. Zevkin bitmesinden (ya da sürmesinden) duyulan bu korku bütün yaşamıma sinmiş durumda. Mutluluk ve zevk getirme olasılığı olan herşeyi yoketmeye yönelik bir güdü oluşmuş içimde. Bir çeşit çilecilik. Aynı şekilde acı çekmeye yönelik de bir eğilim söz konusu. Her ne kadar hayata karşı bakışım tersi yönde olsa da baya Nietzsche'nin eleştirdiği Hristiyan ahlakından muzdarip gibiyim. Belki de olduğum şeyi aşmaya çalışıyorum. Fiziksel acılarla dolu bir çocukluğun hayatla başa çıkmak için geliştirdiği bir savunma mekanizması olabilir bu.

Küçükken hastanede cross için kan alınacağı zaman bir parmak yetmezdi genellikle. İkinci parmak delinirdi. Ondan da kan çıkmayınca üçüncü parmak, dördüncü parmak, beşinci parmak... Aslında parmak sayısının artması bende bir kahramanlık duygusu oluşturuyordu. Korkak bir çocuk sayılmazdım ve doktorların da verdiği gazla vücudumda daha çok delik açılması bir cesaret gösterisine dönüşüyordu. Ne kadar çok acı çekersem o kadar çok dayanıklı olduğuma dair bir düşüncenin tohumları filizlenmeye başlamıştı belli ki. Zor geçen transfüzyonlar sonrasında bu deneyim bir tür ruhsal arınmaya ve coşkuya dönüşüyordu kimi zaman..

Tranfüzyonlar dışında her gece yapılan Desferal iğneleri, karaciğer biyopsisi, acılı Penadur iğneleri, Hepatit aşıları, çok sonraları apandisit ve safra ameliyatı.. Ailem süreci o kadar iyi yönetmiş ki çocukken ve ergenliğimde bütün bunlardan hiç etkilenmedim. Gayet normal bir çocuktum söz gelimi. Bunun farkına ancak bu yaşımda varıyorum ve bunun için aileme sonsuz teşekkür ediyorum. Bana katlandıkları ve katlandıklarına dair en ufak bir şikayette bulunmadıkları için. Öte yandan keşke farkına varmadan devam edebilseydim..

Yasa değişikliği sebebiyle lösemi hastalarıyla birlikte tranfüzyona girmeye başladım. İleri derecede kanser hastası olan genç bir kız vardı geçen sefer. Kollarında kanül takılacak damar kalmamıştı, yüzünün sağ tarafı aşırı deforme olmuştu ve halsizlikten başını kaldıramıyordu. Bu zayıf bedeni yaşatmak için düzenli olarak zehir alıyordu. Yaşam dediğimiz şey hayatta kalmaktan ibaret olursa ne olur? Biri kanser olan iki çocuğa bakmak için asgari ücretle fazla mesai yaparak haftanın her günü çalıştıktan sonra edebiyat ve müzikten bahsetmek mümkün müdür? Ausschwitz'den sonra şiir yazmak mümkün müdür [Adorno'nun bu cümleyi kurduğu bağlam çok farklıymış bu arada]? Bu kadar adaletsiz ve acımasız bir yaşamı sevmek mümkün müdür? Yaşamı parçalayarak ve küçük bağımsız anlara bölerek mümkün olabilir belki.. Ama devamlılık ve tutarlılık?

2018'den beklenti büyük :) Geçen sene o kadar yıprandık, temiz bir sayfa açmak ve her şeye yeniden başlamak için o kadar büyük bir arzu duyuyoruz ki yarın sanki gerçekten farklı davranmaya başlayacakmışız gibi geliyor. Keşke bu duygulanım bedenleri hiç terketmese..

En kötü alışkanlık, alışkanlıktır.

bilinçdışı üretim

aylardır sürekli birşey yapmaya çalıştığım için kafam karışmış benim.. sonuçta piyasanın taleplerine uygun bir ürün çıkartamamışız ve hepsini yarım bırakmışız ama olsun:

- karaköy iskelesi ve turnike kesişiminden doğacak olan mimari dispozitifler yazısı
- metrobüs ve toplu taşıma yazısı
- aureli phd seminerine youtube çevirisi
- off-university çevirisi
- HiM websitesi çevirisi
- sloterdijk çevirisi
- wallenstein çevirisi
fonda beach house space song ve uçuyoruz. tayyib,bahçeli, reza, bilal, trump, putin, ışid, paralar ve para sayma makineleriyle çevrili olarak birbirleriyle dövüşüp duruyorlar. üstleri başları petrol içinde, domuz gibiler. onlar ağır çekimde birbirini yerken biz mutlu bir şekilde üstlerinden süzülerek geçiyoruz. geçtiğimiz sokaklarda esnaf hamile kadınlara saldırıyor, trafikte sürücüler birbirine uçan tekme atıyor, metrobüsün teki alevler içerisinde yolda kalmış.. derken uzaklarda yüksek güvenlikli bir hapishane duvarı önümüzü kesiyor, üstünden geçip avlunun içine giriyoruz. selo odasının parmaklıklarının arasından el sallıyor yazmasına ara verip, biz de yavaşça yere konuyoruz. hapishanede tanıdık çok ve herkes mutlu. gardiyanlar bizim nereden geldiğimizi anlayamıyorlar başta ama sonra onlar da üniformalarını çıkarıp atıyorlar gaza gelip. büyük bir coşku ve festival havası var. etraf yeşermeye çiçekler açmaya başlıyor. farkediyoruz ki aslında hapishane duvarının içinde değil dışındaymışız. tayyibler trumplar duvarların arasında sıkışmış kalmış birbirlerini yemeye devam ediyorlar. 


özgürüz.

afektif karşılaşmalar

Read'in canlı emekle ilgili bir yazısına bakacakken kendimi afektif kavramının Spinoza ve Simondon tarafından farklı kullanışlarını ayırt etmeye çalışırken buldum. Aslında yalan söyledim özür dilerim. Farklı kullanımlarını tabi ki kendim ayırt etmeye çalışmıyordum, Read ikisini karşılaştırıp önüme hazır bir ayrım koymuş onu anlamaya çalışıyordum.. Sonra uyuyakalmışım. Kombiyi yakmadığım için üşümüşüm ve salyam akmış. Yorgun da olsam kalkıp giyindim ve dışarı çıktım. Hergün olmasa da evden dışarı çıkarım. Her çıkışım birbirinden farklıdır. Genellikle hüzünlü duygularla ayrılırım: memnuniyetsizlik, korku, panik, isteksizlik vb. Bu sefer neşeli çıktım. Tam olarak neşe denilemez ama gücümde bir artış hissettim. Ortaokul zamanında üsküdar motorunun tepesinden dalgada yansıyan güneşe ve sahile baktığımda hissetmiş olduğuma yakın bir his: her şey tam da olması gerektiği gibi.

Kastettiğim bireysel yaşamda yakalamış olduğum bir başarı ya da kendimden memnuniyet değil, aksine sanki ben dediğim şey hayatın içine karışıp eriyip gitmiş ve onunla birlikte akmaya devam ediyor gibi bir his.. Boktan bir durumda olsam ya da birazdan ölecek olsam da fark etmemesi gibi.. Sanki birşeylerin farkındaymışım gibi.. Tabi ki bunun çok anlık ve yüzeysel bir kokusundan bahsediyorum. Bu tam da afektlerin bulunduğu birey öncesi bulanık evreye benziyor. Aynı zamanda birey sonrasına da etkiyebiliyor nadiren..

İstanbul'un uzun zamandır gitmediğim bir kesimine gittim. Sanki orada yaşıyormuşçasına uzun zamandır görmediğim iki kişiyi alakasızca yolda gördüm. Hatta insanlarla konuşmaktan yolda yürüyemedim. Güzel insanlarla birlikteydim ve bu beni korkuttu. Belki de sadece yorgundum ama yakınlaşma riskini göze alamayarak bok varmış gibi eve koştum.

sevgi neydi

N.'nin eski erkek arkadaşından mektup gelmişti: "Şu anda Tibet'teyim. Sevgi konusunda çalışıyorum. Sevgi'nin ne olduğunu araştırıyorum.." yazmamıştı ama bu minvalde bir şeyden bahsediyordu. "Vay gerizekalı" diye düşünmüştüm. Tabi ki N.'nin annesiyle ot içip yoga yapan bu eski erkek arkadaşa olan hayranlığını kıskanmıştım esasen. Köprünün altından çok sular aktı, nitekim aynı suyun üzerine "Yaptırmayız!" dediğimiz üçüncü bir köprü de yapıldı. Şimdilerde sevginin ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim olmadığını anlıyorum. Aslında sevgisiz büyümedim. Yine de sevginin o karşılıksız ve sonsuz akışına rastlamayalı uzun zaman geçti. Şimdiden tanım yaparak yazıyı mahvettim ancak sevginin farklı biçimleri mevcut ve sınıflandırdıkça terimlere bölünebiliyor. Arzu, şehvet, eğilim, acıma, aşk, bağımlılık.. Esasında sevgiyi gerçekten vektörel olarak tanımlayabiliriz. Bir yönelimdir öncelikle. Özgürleştiren ve buna bağlı olarak sevinç getiren bir yönelimdir. Dolayısıyla sevgisiz bir insanın yönelimi yoktur. Peki alkole ya da tinere yöneliyorum. Bu da o nesnelere yönelik bir sevgidir diyebilir miyiz? Bazı yönelimler kişiyi esir alabilir. Aşk da böyle yorumlanır çoğu zaman. O zaman işin rengi değişir. Kara sevdadan bahsederiz söz gelimi. İnsan bilmediği sebeplerden ötürü sevdiği şeyle arasına mesafe de koyabilir.. Ona ulaşınca onun ortadan kalkacağından korkar söz gelimi. Bu durumda sevgi duyulan belirli bir nesne yoktur, hedefe ulaşmaya yönelik çaba harcamaya duyulan bir sevgi vardır. Dolayısıyla önemli olan süreçtir ve sürecin sonlanması sevgiyi sonlandırır.

N.'nin eski erkek arkadaşını kıskanmama dönersek.. Bu az sevilmenin getirdiği korku ve öfkeye karşılık geliyor olabilir. Bir anda o kadar da çok sevilmediğini fark ediyorsun. Daha doğrusu en çok sevilen sen değilsin.. Ya demek insan birçok şeyi aynı anda sevebiliyor! Hatta eskiden sevmiş olduğu şeyler orda olmasa da etkisini sürdürebiliyor! Hayaletler! Bunu çocukken aile bireylerinle deneyimlemiş olabilirsin, sonra sevgilinle, sonra diğer sevgilinle ve sonra eşinle ve diğer eşinle ve arkadaşlarınla... Elektronların enerji kaybedip atom halkasından düşmesi gibi düşer insan. Halbuki elektronlar kadar doğal bir hadise.

Şimdi bir sevmek var bir de sevilmek. Yani kendi kendini de sever insan ama biz karşılıklı olan türünden bahsediyoruz. Sevebilen ama sevilmeyenler vardır. Kimse onları sevmese de onlar sevmeye devam ederler ya da sevmeyi becerirler. Bir de sevildiği halde sevmeyi beceremeyenler vardır. Sevgi duymazlar. Yani yönelemezler. Eylemsizdirler harekete geçemezler. Bir çeşit ölüm halidir bu. Yaşamın ve hareketin karşısında eylemsizlik olarak ölüm.

Peki böyle bir durumda ölüme direnmek meşru mudur?

Bir de şu panik hali durumu var. Panik! Panic!

19.yy'dan itibaren panik kelimesi google'ın taradığı yazılı medyada 2.dünya savaşından sonra en yüksek kullanıma ulaştıktan sonra düşüşe geçmiş. 21.yy'da ise insanlık tarihindeki en yüksek düzeye ulaşmış ve giderek artıyor. Aslında 1939-2000 arasındaki geçici dönem dışında panik sürekli bir artış halinde.. İşte bu ilginç. İki dünya savaşı arasında uyuşturucunun yaygınlaştığı goldener zwanziger ve sonrasında ani bir düşüş var. Yine uyuşturucunun yaygınlaştığı 1960-80 arası düşüşte. 1980 sonrası neoliberal dönemde ise panik yükseliyor. Son araştırmalara göre medeniyetin oluşumu tarımla değil uyuşturu ve seksle ilişkili. Transa geçilen ritüellerin gerçekleştirildiği tapınak alanlarında biriken insanlar yerleşik hayata geçiyor. Yani toplum ve devlet tamamen saçmalık.

Öyleyse neden sevgisiz ve sıkıntılı olduğumuzu açıklamış olarak bu kısa bilimsel araştırmayı sonlandırıyoruz.

Yeldeğirmeni

  • EVALUATION OF URBAN REGENERATION ISSUES FOR AN EARLY 20TH CENTURY QUARTER: KADIKÖY-YELDEĞİRMENİ (2010), GUSE TARKAY, ODTÜ.
  • KADIKÖY YELDEĞİRMENİ - TEVFİK TURA APARTMANI KORUMA PROJESİ (2016), CANAY TUNÇER, İTÜ.
  • KADIKÖY-YELDEĞİRMENİ SEMTİ MİMARİSİNİN TİPOMORFOLOJİ YÖNTEMİYLE İNCELENMESİ (2010), SEDA ŞENDUR, YTÜ.
  • THE POLITICS OF EVERYDAY LIFE: SOLIDARITY-BASED ORGANIZATION AND SQUATTING IN AN ISTANBUL NEIGHBORHOOD (2015), ZEYNEP ÖZGE IĞDIR, BÜ.
  • ATIL KENT MEKANININ GEÇİCİ KULLANIM YAKLAŞIMI İLE DEĞERLENDİRİLMESİ: KADIKÖY, YELDEĞİRMENİ ÖRNEĞİ (2016),GÖKŞEN EZGİ BOZ, İTÜ.
  • THE CULTURAL TRANSFORMATION OF YELDEĞIRMENI NEIGHBORHOOD (2015), ZEYNEP TÜRKMEN, BİLGİ ÜNİVERSİTESİ.
N.'nin özdeşlik problemine henüz vakit ayıramadım. Felsefi bir sorun olarak bakmıyorum tabi ki her zaman olduğu gibi (neden kimse beni dinlemiyor sorusuna cevap olarak Günkut Akın'ın deneyim yazısını öneriyorum. deneyimlemeden anlamak imkansız). Eski blog yazılarına bakıp da yazan kişiyi tanıyamayınca düşündüm şimdi. Sürekli bir değişimde olmak gayet makul, garip olan birşeylerin devam etmeye çalışması. Hafıza.. Anılar.. Onlar da değişiyor tabi imaj aynı olsa da yorumu değişiyor. Hayatının en büyük yanlışı bir şansa dönüşüyor ya da en büyük başarının nasıl bir saçmalık olduğunu anlıyorsun. Aynı eylem, aynı kişi tarafından farklı zamanlarda farklı algılanıyor. Geriye dönük olarak eylem de değişmiş oluyor ki zamanın lineer akmadığına dair bir kanıt bu. Özneyi varsayarak bakarsak tabi ki eylem tektir ve değişmez, değişen algımızdır. Ancak diğer özneleri, sonsuz sayıdaki diğer özneyi hesaba katarsak öznel algının belirleyiciliği kalmaz. Dolayısıyla tekil, belirli bir zamana ve özneye bağlı olan eylemin asla belirlenmemiş olduğu ortaya çıkar. Sadece bir açıdan belirlidir ve bir açıdan gerçekliği oluşturur, diğer açılarsa kişiye zamanla açılır. Dolayısıyla vakit geçmesi gerekir ve artık çok geç olmuş olur. Buna da deneyim diyoruz. Geç kalsa da farkına varmış olmak. Matt Elliot mu beni belirledi yoksa ben mi şu anda Matt Elliot'u yeniden anlamlandırıyorum. Yoksa uluslararası bir şirketin topladığı dev verilerden oluşturduğu algoritmanın önerdiği şarkı bir şekilde yaşam boyunca biriktirdiklerimin birbirine eklemlenip anlamlı (?) bir bütün oluşturduğunu mu gösteriyor.. Ucuz, zayıf, yüzeysel, kölece, çöp...


"Şimdi Bilge Karasu okumanın tam zamanı" diye düşündü adam. Bununla birlikte bütün kitapları gelecek yaşamının muhtemelen (iyi bir olasılıkla) azımsanmayacak bir zamanını geçireceği darcana, yüksek, esintili, matbaalı bir mekanda sıkışmış durumdaydı. Geçici süreyle kalmakta olduğu bu refah ortamı aslında çocukluğunun tamamını kapsıyordu. Doğduğu bu yerde mutlu olması, yaşayacağı diğer yerdeki mutsuzluğunu öncelemiyordu. Yani bu mekansal ve sosyoekonomik tezat duygu durumunda bir karşılığını bulmayacaktı. Bulabilirdi de.. Atılan bir mail (bir imza) ile ortaya çıkan bu fark oldukça belirleyici. Kendi yaşamımda değildi belki ama devlet aygıtı içerisinde.. Karasu'nun taştan yontulmuş "derinliğine" epey mesafe vardı henüz kuşkusuz ama sütün kana karışması sonuçta beyin biyokimyasını değiştiriyordu. Belli ki sinapsların elektron akıştırması bulanıyordu. Bir fark oluşuyordu.

Henüz istifa etmem istenmemişken, yeni dönemin ders hazırlıkları yapılırken içimde bir güvercin tedirginliği vardı. İsmek'in ekmek yapım derslerine kayıt olmak için randevu almıştım. Tam o saatte proje toplantısı vardı. Toplantıdan çıkıp görüşmeye gitmekle, boşverip döneme adapte olmak arasında kalmıştım ama asıl olarak aklım ekmekteydi. Profesör hocamız rasyonel konuşmuştu: "panik halindesin doğru karar veremiyorsun, sana gereken ortamı sağlayalım önce tezini bitir". Evet demiştim ne ekmeği hamuru ya tezimi bitireyim derslerime gireyim. Sonra jüri esnasında istifam istendi, üç gün içinde ilişiğim kesildi.

Pişmanlıklar diz boyu (kalanı iğrenç şımarık olduğu için yazmadım).
olağanüstü şartlarda olağanüstü davranışlar sergilenir. bunun OHAL ile bir alakası yok. Çin'deki bir sel felaketinde askerler tarafından kurtarılan bir domuzun fotoğrafı üzerine yazıyorum. seni belirleyen şartlar radikal bir şekilde değiştiğinde, bastırılmış olan ya da farkında olmadığın tavır alma biçimleri kendiliğinden ortaya çıkar. oyunun kuralları değişmiştir artık ve yeterli becerin varsa uyum sağlayarak değişirsin. zaten değişemeyip eski alışkanlıklarını tekrar etmeye çalışırsan işe yaramazlar. uzun vadede mahvolursun. yeni türkiye'nin eşiğindeyken imkanı olanların kaçmaya başlaması bu tür bir adaptasyona örnek gösterilebilir. tabi ki kalanlar da kendilerini değiştirmek zorundadırlar. devam etmek mümkün değildir. bununla birlikte resmi ideoloji medyasıyla birlikte hayatın olağan akışı içinde aktığına bizi ikna etmeye çalışır sürekli olarak. kah doktorsuzluktan ölen bir anne ve bebeğinin üzerine medyatik bir haber koyarak, kah hukuksuzluğa itiraz edenlerin ölümünü saklamak için onları kriminalize ederek, kah sosyal medyada sansür uygulayarak her şeyin her zaman olduğu gibi devam ettiğine ve otlamaya devam etmekte bir sakınca olmadığına bizi ikna etmeye çalışırlar. tüketim sancılarımız devam eder, ev-iş-aşk sorunlarımıza çözümler üretememeye devam ederiz. şu da bir gerçek ki durumun farkına varanlar devlet şiddetinin sarmalına yakalanırlar. önce psikolojik olarak çökerler, sonra fiziksel ve hukuksal şiddete maruz kalırlar. bu sarmala girmemek için insan HER ŞEYİ yapmaya razı olur. ama yine de her gün nazi almanyasında almanlar yanıbaşlarındaki sabun fabrikalarının nasıl farkında olmazlar diye isyan ederler.
Kadınların erkek yetiştirmesi diye bir olgu var. Bu belki de oğuzatayvari çocuk kalmış erkekler için geçerli olabilir ama her başarısız ilişkiden sonra kadın görevini yapmış olarak ayrılır. Yaralar elbet baki kalır ama deneyim kazanılmış olur. Kadın da bu süreçte duymak istemediği şeyleri duyduğu için genellikle o da acıyı tatmış olarak ayrılır. Annenin bir oğul yetiştirmesine çok benzemesi bu durumun rahatsızlık verici. Belli ki anneler de oğullarından hayallerindeki kocayı yaratmak isterler. Oğullarının kocaları gibi olmaması için ömürlerini biçerler. Sonuçta oğul babasına benzer. Anne hayatını mahveder. Baba gamsızlığıyla öküz gibi kalır. Bütünüyle trajedi. Ergenlikten itibaren bu toplumdaki bireyler gelecek trajedilerinin alıştırmalarını yapmaya başlarlar. Yeterli deneyimi kazananlar evlendikten sonra mükemmel bir trajediyi sahnelemek için yarışırlar. Kazananlar gazetede haber olurlar. İçime oğuzatay kaçtı bir an sanki. Oysa ki hayat çok daha karışık. Ne kadın var, ne erkek ne de türk toplumu.. Belki de her akşam uyuduğumuz için, ertesi güne geçmişi unutarak uyanıyoruz. Bu çilenin tek sebebi bitmek bilmeyen bir reset atma sistemi. Yeni bir gün yok ki, aynı güne kaldığımız yerden devam ediyoruz. 
Chora kilisesinin sanırım pronaos bölümündeki kubbesi enformasyon olmaksızın zayıf bir deneyim sunsa da az ötedeki bakkalın önündeki muhtemelen suriyeli çocukların bitmeyen kek ve meyvesuyu talepleri daha güçlü bir deneyimdi. Sonuçta yüzeysel olan daha kolay imaja dönüşür, deneyim saklı kalır. Beyoğlu sinemasının girişindeki kentsel dönüşüm şantiye artıkları Halep şehrinin yıkıntılarına benzese de içerisindeki sekiz kişiyle izlenen Giacometti filmi 1964 yılı Parisine kolay bir giriş imkanı sunar. Bunca acı arasında sıkıntılı bir lüks gibidir. Giacometti'nin karısına reva gördüğü terbiyesizlik ayrı bir ahlakı dilemmadır. Özgürlüğün sınırları. Yine de birşeyin arayışında olup, onu bulana kadar tekrar tekrar yaptıklarından vazgeçmek erdem gibidir. Burjuva yaşamına lanet okuyup paraları havalara saçmak...Fuat abide gördüğümüz bir bohemlik. Hazzın her ana sindiği lükssüz bir lüks. Bütün bunların yanında Edirnekapı'da inşa edilen 15 temmuz şehitliği bütün ilişkisellikleri koparıp atar. Resmi ideolojinin yeni tarih yazımı olarak okumak kolaydı ancak içeri girince yeni yapılmış 8-10 adet mezarlığın başında oturan aileyi görünce işler zorlaştı. Belli ki mezar ziyaretine gelmişler, ölüm taze acılar taze kafalar karışık... Sunulan şehitlik mertebesini reddetmek mümkün mü?

Gündelik akışı bozmadan ötekine dokunmak mümkün değil. Şehrin biyopolitikası şaşmaz bu düzeni mümkün kılmakla mükellef. Herkesin görevini yapıp diğer bir güne uyandığı bir tür cehennem.
şimdi ovabükünde bir teknenin üstünde ya da sahildeki bir pansiyonun deniz üzerindeki rakı masasında oturuyor olabilirdim.tanıdık bir yüz heyecanlı mimiklerle gülerek birşey anlatıyor olurdu ve ben de gülümseyerek dinliyor olurdum. belki de aklım özgünde olurdu ve hüzünlenirdim. belki de daha gerilere giderdim ve giderek kalabalıkta yalnızlaşırdım.

belki de beyoğlu sinemasından kart alarak gittiğim kieslowski filminden sonra bira içmeye otururdum ve okumaya çalıştığım kitaba odaklanamayarak yan masaya kulak kesilirdim. sonra içime yine bir sıkıntı düşerdi: böyle aylak aylak vaktimi harcarken yıllar nasıl da çabuk gelip geçiyordu diye. hiçbir zaman başına oturamadığım yazı projeleri geçerdi aklımdan. cevap gelmeyen iş başvuruları ve yarışmalar.. yalnızlığımı ve uyuzluğumu sorgulayıp insan olmaya bir kez daha karar verirdim. bloglara iç sıkıntılarımı dökmeye son vermeye bir kez daha karar verirdim. aklımdaki konuşmaları yapmaya bir kez daha cesaret etmeye çalışırdım:

özür dilerim
özür dilemelisin
özür dilemelisiniz

düzenli bir alkol ritmiyle hayat biraz düzene giriyor. duvardaki yıllardır temizlenmeyen paslar ve denizlikteki martı bokları, boyanması gereken çelik iskelet, değişmesi gereken kurumuş çiçek saksıları kritik olmaktan çıkıyor. yaşamı değiştirme zorluğunun ve zorunluluğunun simgeleri olmaktan çıkıyorlar. rüzgarla sürüklenerek yıldızları kapatan büyük gri bir bulut kütlesi gibi tekrar nesneleşiyorlar. takmaya çalıştığım kültürel zincirlerden kurtularak kendinde nesnelere dönüşüyorlar. dilin olmadığı bir alana geri çekiliyorlar. ne büyük özgürlük!

başkaları olmadan ölmenin de bir anlamı yok. insan tek başına ölemez. böyle yıllarca süren bir kısır döngüden çıkmanın yolu var mı? kendini aşmanın? soma anmasında toma üzerimize gelmeseydi şimdi bu evde oturmamın imkanı var mıydı? o zaman barış metnini imzalar mıydım? imzalamama ihtimalim var mıydı? geri çekmemiş olmam bir değişim arzusunun en net dışavurumu değil mi? bütün bunlar en baştan kesilmiş olsaydı, başka yollardan tekrar oluşabilir miydi? eskişehir'e hiç gider miydim?

zihinsel regresyon üzerine

uzun zamandır düşünemiyorum. yazdıklarıma bakıyorum tamamen teknik gözlem ve yorumsuz mekanik bir kayıt. en iyi ihtimalle bir çeviri. buna sebep olarak yaşlanmak gösterilebilir: artık heyecanlı ve meraklı bir zihnim yok. ya da iş ve tez yaşamının getirdiği stres de gösterilebilir: çok kapalı bir evrende sıkışıp kalmak. lakin bir diğer olasılık da iletişim çağının getirdiği sosyal medya alışkanlıkları olabilir: enformasyon arasında yüzmek, hızlıca çok hızlıca veri ayıklama ve aktarma görevine dönüşüyor. derine inmek için gereken psikolojik altyapı yıkılmış durumda. bir saat içerisinde agamben'in jest üzerine düşüncelerini anlamaya çalışıyorum ve vazgeçip thomas bernhard okuyorum ve bitirip airbnb hesabı açmaya çalışırken aynı zamanda geçen hafta verilen yemek sepeti siparişine yorum yazıyorum. bütün bunları sorgulayarak yapmak zor. bu arada iş arıyorum vs.. yorulmak.

Moskova'da Yanlış Anlama

Ruhsal olarak Ankara'ya gidip Yüksel Caddesi'nde plastik mermi yememe ramak kalmışken (günlerdir panik içinde evde yaptığım "Nuriye ve Semih İçin Adalet" tişörtümle gezmeye çalışıyordum) birden kendimi Kartal'da dört yıldızlı bir otelin toplantı salonunda uluslararası bir ekiple motivasyon oyunları oynarken buldum. Maltepe'de adalet mitingini ziyaret edip bira içtik ve koko yedik. Sonuçta kafam biraz rahatladı. 


Günlerce çantada sürünen Simone de Beauvoir kitabını da böylece bitirdim. 1966-67 S.S.C.B eleştirisi yanında ilişkilerdeki kadın-erkek anlaşmazlığının sebepleri hakkında da oldukça samimi ve vurucu bir kitaptı. İnsan doğal olarak karakterlerle özdeşleşip geçmiş ilişkilerini sorguluyor: Ben de mi öyleydim? Benim için de mi sevdiğim kadının yanımda olup olmaması önemli değildi? Aslında sever gibi yaparak birbirimizi mi kandırıyorduk? İnsanlar aslında görmek istediklerini görür ve gerçeklerle karşılaştıklarında ilişkiler biter miydi? İlişki bitmesin diye söylediğimiz yalanlar giderek artmış ve artık yalan söyleyip söylemediğimizi bile anlayamaz hale mi gelmiştik? Öte yandan gerçek hayatta ilişkiler bitse de kitapta yanlış anlamalar, kuruntular, kötüye yormalar hep boşa çıkıyor ve yıllar önceki sevgi bağı tekrar kuruluyor. Bir temenni ve umut hediyesi olsa gerek.. Bu kadar kısa bir hikaye içine bu kadar olayı yormadan, kastırmadan yerleştirmek başarılı bana kalırsa (bana kalmaz ama olsun). Sonuç olarak kitabın dilini ve tarzını sevdim ama halledemediğim meselelere beni geri yollaması canımı sıktı. Evet, halletmem gereken meseleler var.
her gün yeni bir cinayete, tutuklamaya, ihraca üzülmek ve kızmakla; yaşam sevincini korumak, sevmeyi ve yaratmayı çoğaltmak arasında sıkışıp kalıyoruz. biri ötekisini dışlıyor gibi: açlık grevi yapanları yok sayıp araştırma yapamıyorsun ya da zevkle iç dünyana dönüp kitap okumak isterken ölen çocuklar aklından çıkmıyor. akıl sağlığını ve eyleme gücünü korumak için kendini 'haberlerden' uzak tutman gerekiyor. o zaman da gerçekten burada ve şimdi gerçekleşen hukuksuz ve adaletsiz eylemler enformatik bir habere dönüşüyor. aylar yıllar sonra "unutursak kalbimiz kurusun" hashtag yapıyorsun. enformasyon ve üzüntü denizinde depresyona kapılırsan, alternatif üretme imkanından mahrum oluyorsun. üretime ve özgürlüğe doğru açılırsan tepkisiz kalıyorsun. uzaktan bir arkadaşımın klibini gördüm. berlin'e gitmesinin şerefine çekilmiş. rakıyla ot içen öpüşen dans eden gençler var klipte. özgürler, yaratıcılar üstelik bir de türkler. kendimi çok uzak görmüyorum (ne hakla görmüyorsam). bize burada yaşama alanı kalmadı biz de gidip kendi komünümüzü kuracağız diyorlar. bizim gibi yaratıcı, sevgi dolu ve özgür ruhlu insanlarla birlikte diyorlar. bir de dün sabah şafak baskınıyla öldürülen devrimci kız var. belli ki beyaz türklerden değil. alevi olmanın ve/ya da solcu olmanın şiddetini çekmiş yoksul, acılar ve mücadelelerle geçen bir yaşam belki de. berkin elvan eylemine karşılık haksız bir tutuklama, açlık grevi sonrasında koğuş değişimi ve giderek sertleşen, radikalleşen bir politik eylemlilik. 18 yaşına ancak varan minik bir bedenin sonunda polis kurşunuyla ve sosyal linçle öldürülmesi...

aslı erdoğan, tezer özlü'nün daha politik bir versiyonu gibi geliyor bana. tezer özlü içine dönerken her seferinde, aslı erdoğan dışarıyla bağlantı kurmaya çalışmış gibi. sonunda o kadar politik şiddetin içinde buldu ki kendini, kendisi de şaşırdı. tutuklandı, pasaportuna el koyuldu. politik eylemliliği edebiyatının önünde geçti, belki de ona yol açtı. bu depresif zamanlarda kitaplarını okumaya yüreğim dayanmadı. zaten yeterince acımız var. aslı erdoğan'ın kitapları umut dolu bir gelecek ve yaşam sevgisi vaadetmiyor. insanın acımasızlığını ve yalnızlığını ve yabancılığını anlatıyor. aslında benim anladığım kadarıyla devrimci değil. ütopyası yok. ütopyaları totaliter kurgular olarak eleştirdiği için değil. ütopya yaratamıyor. bununla birlikte spinoza gibi materyalist de değil. daha çok çileci ve nihilist bir yöne eğiliyor. anlıyorum. biliyorum. ben de hastayım. bu yüzden uzak duruyorum.

geri dönecek olursam.. bu iki yönde çatallanan yolda açılan bir çukurda tırnaklarımı yemekle meşgulüm. proje ve araştırma yapmak, yarışma kazanmak, makale yazmak, müzik yapmak, kariyer yapmak, yani mutlu ve güzel bir gelecek kurmak ile haksızlıkların üzerine gitmek, direnmek, isyan etmek, dayanmak, dayanışmak, bedel ödemek ve 'bedel ödetmek'. pek tabi aklı başında olanlar şunu diyecekler: bu ikisini birlikte yapmak mümkün değil mi? evet hapisteyken kitap yazmak resim çizmek mümkün. araştırmanı sanatını direnişe yönlendirmek mümkün. bunu yapabilene aşk olsun. arkadaşımın klibinde türkiyede olan biten herşey sadece bir bardak rakıya indirgenmişti: yani türkiye diye bir yer yok artık. türkiye bizimle sürgünde kültürel alanda rakı bardağında yaşayacak. bunu kabul edemiyorum.

erbatur çavuşoğlu kitabını yazmış. imzasını atmış. varsın gitsin berlin'e orada devam etsin işine. peki coldplay'in türkçe tercümesi benim de hoşuma gidiyor ama berlin'e gitmesi için bayram seyran yapmak ankara'da açlık grevindekilere ayıp olmuyor mu? ben neden bu kadar alakasız iki dünyayı bir araya getirmeye çalışıyorum ki? çünkü arada kalmışım.

lanet olsun.
dostum. ne söylemeli bilmiyorum. hayatın olağan akışının dışına çıktık. gündelik yaşam kalmadı. gündelik yaşamın eleştirisini yapa yapa dışına sürüklendik ve şimdi ne yapacağımızı bilemiyoruz. belki de çok geç kaldık ve çok acemiyiz.
buzbağ alacaksan diyarbakır-elazığ serisinden yürümek lazım. klasik sıkıntılı.










E-Skop'ta çıkan Pepsi reklamı haberi bünyemde bir imge hareketliliği başlattı. İddia şu: PEPSİ, ZAMAN ve AKP reklamlarının imge manipülasyonu üzerinden bir ortaklığı bulunabilir. Bu üç imgenin ortak yanı imgeleri manipüle etmeleri. Arka arkaya gelen iki imaj arasında bağlantı kurarız (Kuleşov Etkisi). Böylece farkında olmadan yaptığımız montajla birlikte imgelerin ilişkilenme biçimleri değişmeye başlar. İktidarın hedefi sadece belirli montajların yapılması ve diğerlerinin bastırılmasıdır. PEPSİ toplumsal adaletsizlikler nedeniyle gerçekleşen çatışmaları ve devlet şiddetini bireysel bir sevgi unsuru olarak maddileştirilen pepsi kola ile çözmeyi vaadediyor. Hitler'e bir pepsi uzattım ve yahudileri öldürmekten vazgeçti. Ya da darbeci askerlere/demokratik gösterilere orantısız şiddetle müdahale eden polislere bir pepsi uzattım ve insanların gözlerini çıkarıp, kafataslarını kırmaktan vazgeçtiler gibi. Kardeşlik ve insan sevgisi gibi soyut mefhumları pepsi tenekesinde sunarak devletlerin halklara karşı işledikleri suçların önlenebileceği iddiası, politik direnişin ve genel olarak muhalefetin etki gücünü yadsımakta. Gezi direnişi zamanında ZAMAN gazetesinin billboardları da polisle öldürmüş olabileceği genç bir eylemciyi kolkola resmederek "savaşmayalım hepimiz kardeşiz" mesajı vermeye çalışmıştı. Kolluk kuvvetlerinin yasalarla sınırlandırılan şiddet tekeli ve ifade özgürlüğü kapsamında protesto hakkını kullanan vatandaşa sağlanan anayasal haklar bir anda sokakta kavga eden iki çocuğun ilişkisinde buharlaşıp giderken, tüketicinin ilgisi devlet mekanizmasındaki haklar ve özgürlükler düzleminden soyut bir "kardeşlik" imgesine çekilmeye çalışılmıştı. Güneydoğu'daki Kürt illeri yerle bir edildikten sonra AKP'nin "ihya ve yara sarma" reklamları da benzer biçimde insan hakları ihlallerindeki devlet sorumluluğunu silip, tebaasına yardım eden babacan devlet imgesini yerleştirmeye çalışıyordu. Buradaki işlem Sur kentinin yerle bir edilip, tarihi yapıların delik deşik edildiği, Tahir Elçi'nin cinayete kurban gittiği, insanların zorla göç ettirildiği akıl almaz bir vahşet imajının yanına "Toledo", "TOKİ", "Turizm" gibi bambaşka bir imaj düzleminin monte edilmesidir. Devlet imgesi ile gerçekleşen vahşet imgesini bir araya getirecek olası bir montaja karşı vahşet düzleminin yanına ona iyi eklenebilecek, yanında sırıtmayacak hatta tek başına iyi duracak bir "Terörizm" imgesi yerleştirmek gerekir. Böylece olası diğer bağlantıların önü kesilmiş olacaktır.

Bu örnekte monte edilen imajlardan biri olumlayıcı ve pozitif, ötekisi ise olumsuzlayıcı ve negatiftir. Böylece iki kutup da kapatılmış olur: olumlu duygular uyandıran bölgenin kalkınması, yeni yatırım ve kar olanakları, turizmin gelişmesi, zenginlik kutbunun karşısında bölücü teröristler, radikaller, hendek kazanlar, fakirlik, ölüm kutbu yerleşmektedir. Bu sayede bölge halkının kendisiyle birlikte ayakta tuttuğu geçmişi ve potansiyel bir halk hareketini fiziksel ve zihinsel olarak silmeyi amaçlamaktadır. Bütün bu reklamcılık taktikleri aslında olumsuz bir imgeyi unutturmak için yerine olumlu bir imge koyma uğraşında. Metrobüsteki köpek videolarında olduğu gibi neşeli duygular uyandıran imgeler, üzüntülü duyguları bastırma gücüne sahiptir. Böyle olumsuz bir imge olumlu başka bir imgeyle ikame edilirken, olumsuz imgenin tarihsel ve toplumsal nedenleri de beraberinde siliniyor. "Ya ne olduysa oldu artık bir PEPSİ içelim de barışalım" ya da "Birkaç temel atma töreni yapalım da bu iş tatlıya bağlansın" örneğinde olduğu gibi..

Karşı tarafa zarar verdikten sonra bu zararı telafi etme çabası Munchausen by proxy syndrome (MBPS) hastalığının özel bir çeşidini de hatırlatıyor. Bu sendromda çocuğun korunması ve bakımı ile ilgilenen kişi çocukta bir hastalık varmış gibi davranır ya da dışarıdan müdahaleler ile çocukta hastalık oluşturur (Kırcı ve diğ., 2015). Hasta kişi bakımını üstlendiği çocuğa evde bilinçli olarak zarar verirken, tedavi için hastaneye götürdüğünde çocuğu için endişelenen bir sevgi yumağına dönüşür. Altta yatan fizyopatolojik yapıyı anlamak güç olsa da narsistik frajilite (kendini beğenen, kırılgan) ve borderline (sınırda) kişilik çok sıktır, ama bu kişilerde pasif-bağımlı histerik kişilik ya da sadomazoist davranışlar ve depresyon da bulunabilir (Hancı ve Eşiyok, 2000). Sanki medya sivil halkı hedef göstermemiş, özel kuvvetler sivillerin evlerinin duvarına ırkçı yazılamalar yapmamış gibi birden bir pepsi açıyoruz ve zaman kardeşlik zamanı. Sur'da Kur’an-ı Kerim tilaveti sonrasında yapılan bir açıklama durumu şöyle özetliyordu: "TOKİ tarafından bu bölgede yaklaşık 105 milyon TL harcanmıştır”.
pek iyi yalansız yaşayalım. barış bildirisini imzaladığım için dekan istifamı istedi. kendi isteğimle ayrılmazsam khk ile atılacağımı, kamu kurumlarında bir daha iş bulamayacağımı, pasaportuma el konulacağını vs. söyledi. istifa etmem için bana kalırsa hiçbir sebep yoktu. üniversitenin kendi akademisyenini ifade özgürlüğü kapsamında yaptığı bir eylem dolayısıyla istifaya zorlaması kabul edilemezdi. lakin şikayet varmış, okul zor durumdaymış, çok fazla baskı varmış. bugün kendim ayrılmazsam yarın khk ile atılırmışım, özlük haklarımdan da mahrum kalırmışım. benim iyiliğimi istiyorlarmış! sonuçta öyle ya da böyle ayrılmam gerekiyordu. arkadaşım tazminat istememi önerdi, istedim kabul ettiler. anında bir ikale sözleşmesi hazırlandı ve aceleyle imzalatıldı. herşey üç gün içerisinde olup bitti. şimdi bir haftadır işsizim. bu hafta okulda sınav gözetmenliklerim vardı, birinci sınıflarla bireysel projelere başlamak üzereydik.. bütün yükümlülüklerim bir anda ortadan kalktı. belki de çok iyi oldu?

sözleşmeyi imzalamasam şu anda khk ile atılmış olacak mıydım gerçekten? belki de önce hakkımda soruşturma açacaklardı. atılmadığım için pişmanım. "özel nedenlerden ötürü" kendi isteğimle ayrılmış gözüküyorum.. kendi isteğimle falan ayrılmadım siz zorladınız! aileme söylediğimde beklediğimden hafif bir tepkiyle karşılaştım. elaleme ne diyeceğiz? dediler. doktora tezi yazmak için ayrıldığıma karar verdiler. trajik mi komik mi yoksa bir tür koruma iç güdüsü mü? ileride olabilecek daha kötü şeylerden çocuğunu (ve kendini?) koruma güdüsü mü? direnmedim.

öte yandan vakıf üniversitesinin performans baskısından, içi geçmiş (kendim dahil) öğrencilerinden ve hocalarından, bütün zamana yayılan idari işlerden, verimsizlikten, sürekli denetimden, güvencesizlikten, entelektüel sığlıktan, samimiyetsiz insan ilişkilerinden bıkmıştık. yıllar önce.. istifa etmek herkesin diline doladığı bir mantraya dönmüştü. ancak daha iyi bir üniversite yoktu.. piyasada ise hiç şansımız yoktu. bu simulakrumda sıkışıp kalmıştık. öğrencilere anlattığımız şeylere inanmıyorduk, öğrenciler de bize inanmıyordu. kimseye dokunamamışım koskoca dokuz senede. ya da insanlar artık gerçekten umursamıyor. benim hocamın çıkarıldığını duysam ben birşey yapar mıydım? tek başına zor.. hayat aynen devam ediyor.

peki şimdi ne yapacağız? henüz bilmiyorum. önce şu tezden de kurtulsam..sevgilim gitti, işim gitti, tezim de giderse tamamen özgür bir insana dönüşmüş olacağım. oğuz atay'ın dediği gibi "aşağıya doğru tırmanıyorum".


yalnız martıya

gecenin ikisinde tek başına

tek ayak üzerinde büzüşmüş

uzaklara dalmış bir can
yazmanın avantajı düşünceyi cümleye dökmeden önce geçen sürede yatıyor. bazıları bunu konuşurken de yapabiliyor. konuşmadan önce bazı hazır mekanizmaları devreye sokuyorlar sanıyorum. bende öyle mekanizmalar olmadığından ham düşünceler açığa çıkıyor. bazılarına göre bunun adı samimiyet, bazılarına göre aptallık.. maaşımın iki katını alan ablam yurtdışına kaçma planları yapıyor. türkiye'de kadın olmak zor. yeni türkiye'de daha da zor olacak. anlayabiliyorum. öte yandan sosyal/sınıfsal statüyle paralel bir kaçış rejimi de mevcut. bazılarının zaten kaçma imkanı yok. bazıları ise kaçmamayı seçiyor. bazıları hayatta kalmak için kaçıyor, bazıları ise yaşam tarzını korumak için..

erkek çocukların babalarıyla daima problemleri olur. iktidar problemleri... babamın eve sinirli gelip, tek başına defalarca iki şişe şarap içtiğini hatırlıyorum. devamında annemle olan kavgalar...anne ücretsiz emek olarak hayatını çocuklarına ve 'eşine' zincirlemiş. baba masrafları karşılamak için delice çalışıyor. ortada sevgi ya da müzik yok. muhtemelen çocukların geleceği için boşanma söz konusu değil, belki de toplum baskısı yüzünden... çocuklar özel liseye gidiyor, biri hasta düzenli tedavi olması lazım... emekli olduklarındaysa çocuklar onların yerine geçecek.. ama bir türlü evlenmiyorlar..

şimdi işten dönüp bir şişe şarabı indirince düşünüyorum, en azından başkasına zarar vermiyorum. öte yandan başkası olmadığı için dolaylı bir ızdırap veriyorum.

ufak bir gözaltı ve ufak bir savcılık soruşturması dışında başka orta sınıf beyaz türk erkeklerinden farkım yok aslında... vampir olmam dışında... yine de ev sahibini arayıp badana ve çatı tamir parasını kiradan düşmesini söyleyemiyorum. deviantart sayfası gençliğimde donup kalmış.. işe başladığımdan beri hayatım sahte bir akademinin içerisinde donup kalmış..

peki yarın ayılıp kalktığımda birşey yapacak mıyım?

eylem ayağımıza dolanmış

doğruyu bilemez olduk

sevgiyi öğrenemedik

zorla yaşar olduk

ölmemeye and içtik

ölenlerden ve öldürenlerden olmayacağız

dedik ...

yaşayan ölülerden olmamak için

çırpınıyoruz

çırp çırp çırpık

çırpınarak yaşıyoruz

güvercin tedirginliğinde değil

balık çırpınmasında

yaşıyoruz.


kelimeler hoşuma gitmiyor değil. kelimelerin enformasyon transfer aracına dönüşmesi can sıkıcı: şuradaki bir öbek kelimeyi anlamlı bir bütün olarak analiz edebilirsem bir bilgiye ulaşacağım durumu..kelimelerin kombinasyonları sonsuz anlamlara açık ve tek bir metin üzerinde sonsuz yorumla sonsuz anlama ulaşabilirim. bunun yerine sayısal bir mantık varmış gibi davranıyoruz: anlam paketi var-decode ediyorum-anlama ulaşıyorum. bu hiç bilmediğim hermenötik alanına giriyor bunu şimdilik geçiyorum.

biçimler de aynı tuzağa düşüyorlar. bir biçimi karşımıza alıp inceleme fırsatı gündelik hayatta artık mümkün değil. hızlıca anlamını çıkarıp yenisinin suyunu sıkmamız gerekiyor. tasarım dersleri aslında bunun için istisnai bir olanak ama gerekli kudreti bulamıyoruz.

sesler metrobüste kulaklıklara sıkışmış durumda. özel anlar yaratmamız gerekiyor.

bedenin isyan etmesini önlemek için gymler var. yoga da artık bu sınıfta. iki köpek duruşu ve kes sesini.

doğru kimyasal birleşimleriyle kelimeler, biçimler, sesler ve bedenler arasında bir harmoniye yaklaşmak biraz mümkün. kıyısına yaklaşmak..uzaktan görmek..bulanıkça..

bir de hafıza var.
aylar sonra mutluluğa yakın bir sabah yaşadım. renkler daha canlı ve doygundu. Nesnelerin ve olayların detayları farkediyordum. suyun üzerindeki kayık benim olsaydı adını ne koyardımdan, ördeklere bakıp gelsem otobüs kaçar mılara kadar çoktandır unutulmuş ufak neşe kırpıntıları, hayatın sonsuz çeşitliliğine ve karmaşasına saygı duruşu ve umursamazlık. lakin yanıma gelip oturan ve dik dik bakmaya başlayan pembe ayakkabılı kadın olmasaydı bu kadar iyi olur muydu emin değilim. gerçekten bir tür melek gibiydi ve o kadar saçmaydı ki sonradan hayal olup olmadığından emin olamadım (yanımdaki adam birşey olmamış gibi davranıyordu nitekim). kadın klişe ve klasik bir şekilde deliydi: kendi kendine yüksek sesle anlamsız laflar söyleyip periyodik olarak kahkaha atıyordu ama gözlerine baktığımda delilikten eser yoktu ve hatta muazzam bir güzellik ve iyilik taşıyordu dışarı. bariz biçimde deli değildi,  bana nereli olduğumu sorarken mesela..fakat sonra cevabımı kendine mal edip saçmalamaya başladı..kocasını buzluğa koyup gittiğinden, üzerimdeki kazağı evde olsaydı kendisinin giyeceğinden bahsetti ama bir sürü de anlayamadığım laf söyledi..deliydi ama belli ki deli falan değildi başına birşey gelmişti (kocasını öldürdüğünü sanmıyorum. yarım saattir beklediğim 44B gelince koşup otobüse bindim, içimde hoşçakal demeden ayrılmanın sıkıntısı belirmeye başlamıştı bile.. Selam vermek üzere camdan baktığımda gülümseyerek bana el sallıyordu. Otobüsteki normal insanlara bakınca kadının deli olmadığına daha çok ikna oldum..Otobüsteki herkes sinirli ve mutsuzdu. Suratlarına bakınca acı çektiklerini, korktuklarını, endişelendiklerini, umutlarını yitirdiklerini, yorulduklarını görebiliyordu insan. Halbuki pembe ayakkabılı kadının gözleri..
yalansız yaşamanın imkansız olduğu aşikar oldu. yine de ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi. demek ki yalan paketlerini teker teker atmak lazım korkmadan. örneğin tezi ele alalım:

1. bu ülkede doktora tezi yazılmaz [yök, danışmanlık sistemi, tezin "ek iş" olma durumu vd..]
2. doktora tezi yazmak gibi bir niyetim yok [kendinin farkında olmama, amaçsızlık/plansızlık vd..]
3. hayatım doktora tezi yazmak üzerine kurulu [kişisel tarihsel akış ve akademik faaliyet]

birinci maddeyi değiştiremem. ikinciyi değiştirip üçüncüyü devam ettirme ya da üçüncüyü değiştirme şeklinde iki yol beliriyor. ilk yol için hayatımda belirli ölçüde bir değişikliğe gitmem gerekiyor. ikinci yol için hayatımı tamamen değiştirmem gerekiyor. yani değişiklik şart. peki ben ne yapıyorum?

- cep telefonu aplikasyonundan osmanlıca ve go öğrenmeye çalışmak
- tezin içine tezle alakası olmayan bir altbaşlığı zorla sokmaya çalışmak
- tezin ana başlıklarından biri için gereken çabayı göstermemek
- okulun erasmus anlaşmalarını halletmek
- zoraki bir çalıştaya zaman ayırmak
- sebze yemeği yapmak için pazara çıkma hesapları yapmak
- kavun çekirdeklerini toprağa ekmek ama gereken ilgiyi göstermemek
- sigarayı bırakmayı düşünüp yeni paket almak
- aslı erdoğan okumak

[iki dünya burada buluştu..bu kendime notları yazdıktan sonra paralel evrendeki yansısını alıntılıyorum araya:

"Gerçekle ilişkimiz bizden istendiği gibiyse, yani geçiştirmek, gözlerini kaçırmak üzerine kuruluysa, bize biçilen rolü uysallık ve vakarla oynuyorsak [...] Bir dost kurtarıcı cümleyi söyledi: "Niye başın öne eğik? Bence sana bu günlerde  Can Yücel'in kitapları lazım!" "Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi" diyordu şairin sesi. [...] En korkunç yalan, yansımasını ötekinin gözlerinde gördüğümüz yalandır." A.E. Bir Delinin Güncesi, 2012]

- köftecinin çocuğuna ingilizce öğretme sözü verip biraz bakınıp sonra boşvermek
- dernek işlerine bulaşmamak
- oraya buraya ufak yardımlar yapmak
- yoga yapmayı düşünüp iki üç kere eğilip bükülmek
- napoli romanlarını okumak
- mızıka çalmaya başlayıp cümbüş gibi onu da kenara atmak
- kan tazelemek

yani bir tarafta kendi tarihini gören bir üst-ben var..sözde projeksiyonlar yapıyor ama hiçbirine inanmadığı için günlük hayatın akışı içinde kayboluyor. öte yandan üst-ben diye birşey yok ve sadece günlük hayat var. günlük hayatı değiştirebilmek için ya bilinçli tercihler yapmak gerekiyor ya da karşılaşmalardan medet ummak. ben medet umuyorum. periyodik olarak mailimi ve google profilimi kontrol ediyorum. "...bunu yaptı, şunu yaptı, bu oldu" diye bir haber bekliyorum. sanki benim adıma gerçek hayatta birşeyler yapan biri var da ben ondan haber bekliyorum [ansızın daha iyi bir dünyaya fırlatılmaktan başka birşey düşleyememek, Erdoğan, 2012]..eğer delirmediysem birşeyler yaptığımı düşünüyorum ki birşey olmasını bekliyorum. öte yandansa birşey yaptığım yok ve boş yere bekliyorum. öte yandan birşeyler yapmam gerekiyor ama o şeyleri yapmıyorum. belki de delirmişimdir.

üç gün önce tam tezin başına oturmuşken bunca zamandan sonra darbe oldu.

jetler uçtu sonik patlamalar altında uyuyamadık.

darbe değil kalkışma dendi meclis bombalandı insanlar öldü tanklar çekildi.

demokrasi bayramı ilan edildi.

tekbirler küfürler linç dua ve bayrakla çevrildi etrafımız.

şimdi korkuyla bekliyoruz

bu işin sonu hayır değil diyoruz.

bu yıldızlı gökler

ne zamandır burada

nedir ki zaman

bu anın yanında

keşkeler

kalmasın

yarına

mına

ko

.

Geometri, metafizik ve rönesans

Çatı katı pencere doğraması eğimden dolayı büyük bir üçgen biçiminde. Kare olan pencere kanadı tabana oturuyor ve büyük  üçgeni ortalıyor. Karenin üstünde, sağında ve solunda kalan kısımlar kendiliğinden küçük üçgenlere bölünüyor. Sağdaki ve soldaki parçalar birbirinin simetriği olan ikizkenar üçgenler.

Üçgen, üç noktayı birbirine bağlayan doğru parçaları tarafından tanımlanan bir düzlemdir.

Üçgen, üç noktayı birbirine bağlayan doğru parçalarının toplamıdır.

Üçgen tamamen aşkın ve zihinsel bir ürün değildir. Kapı aralığından sızan ışık, kendisine en kısa mesafeyi seçtiği için bir doğru boyunca giderek üçgene sebep olabilir. Işık mı önce gelir yoksa kapı mı? Kapının gelmesi için üçgen gerekli midir? Sonuçta güneş ve ay bize daireyi sunmaktadır.

Ancak biçimin oluşum kurallarını keşfetmek, bedensel bir hareketin sonucu mudur yoksa tam tersine analitik ve tümevarımsal bir zihin etkinliği midir? Rönesansın geometri sapıklığı tanrısal bir aşkınlığın peşinde koşmak iken, barokla gelen organik formlar dünyevileşmeyi mi haber vermektedir?

Euclid
Alberti
Kant --- sentetik a prioriler (dolayısıyla Deleuze/barok)
Leibniz---calculus
Prigogine vs..(öklid dışı geometriler)

Böyle bir kitap kesin vardır...

duygudurumbozukluğunun sınırlarında dalgalanıyoruz
                                 parmak uçları sızlıyor yeniklerden
kirli et parçalarından                                                      
            temizlenmeye                    çalışırken uyanıyoruz
bahar                                                                                
            havası
                        geliyor
                                     pencereden
                                                                                          
üç kollu bir merdiveni açıklamaktan aciz başkasının acısından habersiz
                                                                                         
sayılmaz mıyız parmag ile?
bitmez miyiz kırmag ile?

i have no idea what i am doing
dün gece ölümlerden ölüm beğenirken
bugün nasıl da döndün geleceğe yüzünü
ve gece yine nasıl sıkılacaksın
yaşayamamaktan

de chirico'nun metafiziği makro ve mikro boyutlarla kurulan bir iletişim muhtemelen. bombalar patlarken, çocuklar tecavüze uğrarken çiçeklerin açması gibi. evrende adalet yok. insan hakkı yok. onur yok. güzellik ve çirkinlik de yok. evren iyinin ve kötünün ötesinde. insan olmak bu kadar doğaya aykırı. bu kadar zor. oysa ki atomunu yeşile kaptırmış alelade bir ot gibi bitmek vardı..
sevgiye susuyoruz
sevgiyi bulunca susuyoruz.
1402lik Gençay Gürsoy bazı arkadaşlarına üniversitede kalmaları için özellikle imza attırmadıklarını söyledi. Bazılarıysa imzaladıkları metni kooperatif sözleşmesi sandıkları için imzalarını geri çekmişler. Bizim de bazı arkadaşlarımız üniversiteleri savunmak için 'içeride' kalma görevini üstlendiklerini söylediler. Daha büyük bir kısım ise hiçbir şey söylemedi. Bir kısım ise pişkin pişkin espriler yaptılar. En azından topuğumuza sıkmakla tehdit eden olmadığı için şükredecek durumdayız.

Bazı arkadaşlarımız yarışmalarına ve projelerine aralıksız ve daha büyük bir şevkle devam ediyorlar. Hiçbir şey yapmamak, yapamamak benim de canımı sıkıyor. Bazı arkadaşlarımız ise hükümetin ideolojik ve ekonomik yönetiminde olan kurumlarda öğrenciler üzerinden uzun zamana yayılan bir seküler anlayış yerleştirme amacında. Benim sevgili tek kişilik karşı-cemaat arkadaşım.

Öğrencilerimiz muhtemelen 20-22 yaşlarında..Aralarında 30-35 de var. Kimsenin olup bitenden haberi yok. Varsa da birşey söylemiyorlar. İnanılmaz bir iletişim eksikliği var aramızda. Çok farklıyız. Aradaki açığın yanına yaklaşamıyorum. Yaklaşmak gibi bir derdim var mı ondan da emin değilim..
Sonuçta kendimi ve çevremi yiyip bitirmek yerine üretim yaparak bütün gündemin ve ülkenin üzerinden sıyrılıp akıp gitmek cazip bir proje. Lakin garip bir vicdani sorumluluk var sebepsiz yere ortaya çıkan. Parrhesia arzusu olabilir mi bu? Parrhesia bilgi birikimi ve uzmanlıktan ziyade vicdanla ilgili birşey gibi sanki.
Örgütlü insanların yüzündeki gülümsemeyi anlayabiliyorum: bu ne lan böyle şapşal şapşal geziyor ortalıkta..marksist değil leninist değil doğru düzgün devrim tarihi bilmiyor alevi değil kürt değil türkü bilmez halay çekmez kafası karışık bir orta sınıf. Aslında bir tür ötekileştirme yaptıklarını söylesem kabulleneceklerini sanmam.
Sanat ve doğa oldukça cazip seçenekler aslında. Yani kurtarıcı araçlar. Lakin fabrikadakilerin yanına şimdiye kadar giden kimse görmedim. Sanki herkes iki yüzlü gibi. Belki de çok fazla yüzlü.



kadınlar gününden iki gün evvel

ali artun de chirico'nun nietzscheci temellerinden bahsederken perspektifin önemine değindi:"hafızadan doğmayan sanat perspektiften yoksundur". rönesansın "keşfettiği" perspektif mimetik bir görsel aktarım aracı değildi. öznenin dünyayı karşısına alarak nesneleştirdiği yeni bir dünya görüşünün aktarımıydı. ancak bu özne-nesne dikotomisinde hafızanın yeri neydi? nietzsche'nin perspektivizmi basit bir görecelik kuramı değil şüphesiz. hakikatlerin çokluğuna işaret etse de basitçe "bana göre böyle" demeyi haklı çıkartacak bir argüman olduğunu sanmıyorum. de chirico'nun çok kaçışlı perspektif mekanları nasıl bir metafizik evren kurabiliyor ki?

şarap eşliğinde izlenen korku filminde yetimhanedeki çocuklardan birisi deforme olarak doğmuştu. diğerleri onu dışlamış ve hapis hayatı yaşamasına sebep olmuşlardı. deforme çocuğun annesi de çocukları yakmış ve küllerini çuvallara doldurup saklamıştı. çuvalların içinde yanmamış kemik parçaları vardı. 

kimse diyarbakır'da yakılacak olursa kimliği anlaşılsın diye bakır telle ismini yazan çocuktan bahsetmedi. 

bodrumda uzuvları parçalanmış ve kömür derecesinde yanmış bedenler akılların dışına taşınmadı. adli tıp bedenin bir kısmını bir şehre, sol ayak bileğini başka bir şehre göndermişti. bu vahşet ve katliama sessiz kalışın sebebi yakılan bedenlerin sivil olmama ihtimali miydi? sivil-gerilla-terörist ayrımı nasıl yapılıyordu? bodrumda yurtsever devrimcilerin ya da genç teröristlerin olduğuna şüphe yok. peki evinin önünde öldürülen anneler, keskin nişancıların vurduğu yaşlılar bebekler, dondurucuda bekletilen çocuklar, sokakta çürüyen kadınlar? suruçta ve ankarada parçalanan o kadar çok beden gördük ki...canlı yayında faili meçhul cinayetler izliyoruz.

basın uzun süredir sansürlü ve giderek şiddeti artıyor. yapılan propagandaya karşı koyacak araçları bulamıyoruz. iç savaşı önlemek için mi sessiz herkes? zihinler yorulduğu için mi?

tezi yazabileceğim iki gün vardı ikisini de boşa harcadım. bir yandan hapse girecek miyiz diye düşünüyorum, bir yandan proje dersini, bir yandan sağlık durumumu, bir yandan Luigi Piccinato'nun Roma planlarındaki rolünü...perspektife yerleşemiyorum. perspektif oluşturamıyorum. tam oluşturacakken bir gülme geliyor..gülme falan gelmiyor tam oluşturacakken bir bakıyorum yalnızım. öteki türlü kurayım diyorum yine yalnız kalıyorum. perspektif kurduk gel diyorlar bu sefer ben yerleşemiyorum. sonra bodrum katında tek kaçışlı perspektif anlatıldığını görüyorum. bu çizgiyi buradan buraya çekiyosun, bunu da buraya, şunu da şuraya...işte şimdi gerçekliğin soluk ve soyut bir kopyasına kavuştun hayırlara vesile olsun

Koolhaas'ın bigness sıçmığının aureli tarafından ungers yönünde rehabilite edilmesine odaklanamıyorum. eksik gedik bir yazıyı ingilizceye çeviricek gücüm yok..en fazla sucuklu kuru fasulye yapabiliyorum ki bana göre gayet iyi. yarınki projeyi atlatalım da bir bakalım...
8 gün olmuş bir deliliğin içindeyiz. cumhurbaşkanı-yök-rektörler-çete başları-ülkü ocakları-yandaş medya tarafından oluşturulmuş bir hakaret ve linç kampanyasıyla hukuksuz yollardan üniversitelerden attırılmaya ve vatan haini ilan edilmeye çalışıyoruz.

doktora tezi kesintiye uğradı, ailem yanımda değil, okulda hiç birşey olmamış gibi davranılıyor.

bu ülkede çok fazla acı var.

çok fazla nefret var.

çok fazla korku var.

öte yandan yazarlar, sinemacılar, sağlıkçılar, öğrenciler, işsizler ve daha çok sayıda meslek grubu, insan, yürek bizimle dayanışma içerisinde...

barışı savunmak ne kadar da zormuş aslında...

nice adsız insan bu uğurda yok olmuş...

ve yine de..

yapacak başka birşey yok.

sevemem ya ölürsek..

"duygusal halı yıkayıcıları" düzenimi altüst etti...içim dışım enerji oldu hakikaten nesneler arasındaki fiziksel mesafe etkilenmenin önünde engel değil. duygular imajlar yoluyla değişiyor.

Geleceğim, bekle dedi, gitti.. 
Ben beklemedim, o da gelmedi. 
Ölüm gibi bir şey oldu.. 
Ama kimse ölmedi.

lakin mesela statics sınavında sözde gözetmen olarak disiplin kurmak ve polis olmak zorunda kalmanın sıkıntısı enayi yerine konmamak istemenin ve iktidar sahibi olmanın getirdiği garip ruh hallerine karışırken arada bir de sürekli sınava tabi olmanın nasıl birşey olduğunu hatırlamaya çalışmak girerken e-5'in haritalamasını nasıl yapmak gerektiğini beş dakikada final tutanağına çiziktirmeye çalışmanın abesliği ve derse girmeyen öğrencimin dilekçesi ve anlatım tekniklerinin notları ve cizire ve suruç ve barış derken yemek vaktinin gelmesi...neden delirmemiş gibi yapmak zorundayız onu da bilmiyorum. yani delirmemek için normal düzenimizi devam ettirmeye çalışmayı anlıyorum ama bunlar oldu ve olmaya devam ediyor artık istesek de hiçbirşey eskisi gibi olamayacak. 
"masal bunların hepsi masal" diyen dedem 94 yaşında öldü..karısı yaşlılıkla birlikte hayattaki son amacını da yitirmiş olmanın verdiği özgürlükle aklının bir kısmını azad etti. o sırada dubai'de bir gökdelen yanarken "solcu olduğu için yangına sevinme" gibi örtük bir suçlamayla karşılaştım. eve gidince louis bonaparte'ın 18.brumaire'ini okumaya başladım ve 1849 yılları civarında bilmemkaçıncı saf cumhuriyetçilerin yediği naneleri gözümle takip ederken sıkılmaya başladığımı farkedip kitabı kapadım. elazığ şarabını içerken sur'daki bir evin duvarında halıya işlenmiş çirkin krala baktım. eski bir arkadaşımın feysbuk paylaşımına yorum yaptım ve cevap gelmediği için üzüldüm. belki de arkadaşım değildi. belki de arkadaşım olmadığı için yeni yıla yalnız girmiştim. belki de yalnızlığı seçmiş bir insandım. belki de yalnızlık içimde büyüyen bir organizmaydı. beynimdeki bir nöron ağıydı ve bazı olaylar onu besliyordu. bilemiyorum. yeni yıla delirmeden girdiğim için memnunum. böylece aklımı iyi birşeyler için kullanma fırsatım bende saklı kaldı.

yıl sonu gelince bütün bir yıl ne yaptım ve hayatta ne yaptım sorularının gelmesi adettendir. böylece yeni 365 günün planı oluşturulur ve bazı yollar çizilir. öte yandan ve aslında zaman özel anlarla bölünmeden akmaktadır. bugün barış isteyenlerin, kürt özgürlük hareketinin, sol hareketin ölümüne ramak kalmıştır. ülkedeki bütün kurumlar yıkılmakta ve dönüşmektedir. milliyetçi ve dindar bir burjuva dünya görüşü revaçtadır. üniversiteler baskı altındadır. bütün bunlar olurken yaşamımızı kurmaya devam etmemiz gerekmektedir. bir yaşam kurmak, bir yaşamı devam ettirmekten ibaret değildir. bir yaşam kurma talebi olanlar hayatta kalma mücadelesi vermektedirler.dir dır lar. skeyim böyle dili.

saçmasapanvakitkaybıolanbilgisayaroyunu oynama güdüsü hangi sıkıntıyı gizlemektedir? bence bir şey başarma ve ilerleme güdüsünün dışavurumudur. kısa yoldan level atlamak.

25 Aralık 2015

Galatasaraydan Tophaneye koşarken korkuyu hissettim. Gaz bulutunun içinde kalıp ezilmekten, dayak yemekten ve gözaltı aracına alınmaktan korktum. Kaçmayın diye bağıranların ve korkulu gözlerle dükkanlarına sinmiş esnafın arasından aksak topukladım. Arabanın dikiz aynasını bir tekmede indiren adama yapma dedim. o bana insanlar ölüyor dedi. ben ona sarıldım. o bana kendi arabasını yakacağını söyledi. sonra bıçağıyla dışarı çıkan kasaplar gördüm. arkamda uçan sehpalar ve aşağıya inen camlar vardı. biri bıçaklanıp yere düşerken ben tramvaya binmiş kaçıyordum. 112 olay yerine polis geldi mi diye sorduğunda aklımda iki soru vardı: 1. ben olay yerinde yaralıyı bırakıp kaçmıştım 2. polis gelse esnafa teşekkür edip yerdekini tekmeleyecekti.

Otobüse bindikten bir dakika sonra insanlar aksırıp tıksırmaya başladı. Beni de öksürük krizi tuttu. Artık ne sıktılarsa üstüme başıma sinmiş. Bütün bunlar barış istediğimiz için mi oluyordu? Ülke bölüneceği için mi? Esnafın camı kırıldığı için mi? Çocuklar ölüyor dediğimde arkadaşlarım Kürdistan kelimesinin resmi kaynaklarda ilk ne zaman geçtiğini sordular. Yani Kürtler var olsalar dahi bağımsızlık talepleri İngiliz ajanları tarafından oluşturulmuştu onlara göre. Dolayısıyla devletin şiddetini meşru görmemek için bir sebep yoktu ortada. Kötü niyetli ve kandırılmış Kürtlerin yanında devletinin vatandaşı iyi müslüman Kürtler de vardı. Örgüt kenti savaş alanına çevirmişti. Zorla evlere el koyuyordu. Neden demokratik yollar dururken silahlı örgüt kurmuşlardı? Dersimden başlayan katliamları, köy yakmaları, Roboski, Suruç, Ankara katliamlarını anlatınca bulduğum donuk bakışlar bana şunu söylüyordu: senin beynin yıkanmış dostum yoldan çıkmışsın.

Herşey boka sarıyor. Ülkenin yarısı yıkılırken yılbaşı kutlamamak da kimsenin işine yaramıyor. Kaçmak, ölmek, yaşamak...Tez yazmak...İşe gitmek...Sinemaya gitmek...Ekolojik tarım...Permakültür...Yoga...Foucault...Facouf..fakof.

Eyüp semti Bizans surlarının dışında olduğu gibi Türkiye'nin de dışındadır. ATV naklen yayındır. İki tane terörist ölü ele geçirilmiştir. Otobüs zamanında kalkar. Gül suları raflara dizilmiştir. Namaz kıldıran seccadeler ve zemzem suları...Yoksa burası Türkiyedir de ben mi başka bir yerde yaşıyorumdur?

21 kasım 2015

lodos bütün gün camları çerçeveleri dövdü durdu. ev çatırdıyor, çıtırdıyor, patırdıyor, katır kutur ediyor. tıkırdadıkça benim kemiklerim de tıkırdıyor. bir yandan çatı uçacak diye tırsıyorum bir yandan da rüzgarın gücü hoşuma gidiyor. iyi ki var rüz-i gar. ikircikli biricik'i kar yağana kadar beklemeye aldım. henüz kar yağmadan okuyunca senkronizasyonu kaybedecekmişim gibime geliyor. a. bugün okula gelmiş ben ordayım diye halbuki bugün cumartesi. makale yazıyorum dedim ve gerçekten de yazmaya çalıştım. büyüklük ile e-5 bağlantısını kurmadan kuru kuruya negri'ye dokundum. anakronik bir yazı oldu ve canım sıkıldı. sekiz saat kalkmadan çalıştım ama ortaya anlamlı birşey çıkmadı. ö. gezmiş şarap içmiş..afiyet olsun muhabbeti bol olsun. ne m.nin doğumgününe ne de abdallar kahvesine gittim. su bitti onu bile söyleyemedim. nusaybinde hakkaride kim kaç kişi öldü artık sayamaz oldum. insanlar kendilerini işlerine verdiler. başka türlü baş edilemiyor. ablam taşınıyor onun derdi bana dert oldu. çalıntı gürcü şarabıyla uzaktan dert emiyorum. belçikada asker sokağa inmiş, schengene sınır gelmiş, amerikada camiyi korumaya almışlar, anonimus bomba patlayacak yerleri bildirmiş, ufak tefek depremler oldu, insan özledim. n. mardinde güzel işler yapıyor keyifler gıcır üretimler şahane..bizim bodrum katındaki proje stüdyosu ise yoklama ve keyifsiz tashihlerle geçiyor. itünün dalga geçtiği anlatım tekniklerini birebir uyguluyoruz. ortografik projeksiyon ve 1/200 pencere detayları..mimarlıktan giderek kopuyorum ama bir yere de bağlanmıyorum. sıkıntılı dandik bir yaşam. bitse de gitsek modundan çıkamıyoruz. belki karanfilli bir mezar taşı alırım kim bilir...
her şey parça parça bir yerlerde takılıp kalıyor. çok büyük miktarlarda yığıntılardan bahsediyoruz. bazı kutularda, bazı anılarda, şehrin bazı köşelerinde sıkışıp kalmış yığıntılar..tanınmaz hale gelmişler, tozla kaplanmışlar, üstlerinde başka başka cisimlerin eksik parçaları yığılmış durumda. kimisi üstümüze yapışmış farkında değiliz, kimisini toprağa gömüp yola devam etmişiz. çok sayıda dijital veri kimi harici disklerde, cdlerde, bozuk laptoplarda, kapatılmış e-mail ve dropbox hesaplarında unutulmuş, kaybolmuş...arkamıza bakmadan ilerliyoruz. kesinlikle bir yere vardığımız yok ama değişiyoruz. hangi sene kimi sevdiğimizi bile kestiremiyoruz artık. yüzler kayboluyor. insanlar kayboluyor. varolan tek şey E-5. E-5 sabit ve akıyor. çok çocuk öldü ve bizim kanımız bile akmadı. ama E-5 akıyor. eski zamanlarda bu tür şeylere takılmak bir erdemdi. sorunsallar oluşturup içinde akmak, tefekkür etmek ama sonuca asla ulaşamamak. bugün ise anlam artık soyu tükenmiş bir canlı. disk şeklindeki save ikonu gibi. anlam. öyle birşey var ama simgesel düzende ve boş bir gösteren.. ege sularında yüzen çocuk cesetleri gibiyiz. nerdesin dostum?

bukowski sadece bir ayyaş değildi. aynı zamanda kumarbazdı ve yüreğindeki sıkıntıyı fahişelerle dindiriyordu. ö. bana "birşeylerin ucundan tut" dediğinde savunmaya geçiyordum ilk olarak: tez ve dersler... kimsenin sikinde olmayan bir tez ve herkesin bir an önce bitmesi için dua ettiği derslerin koskoca hayatta ne anlamı olabilirdi ki.. sıkıntı şurda ki değer vermiyorsan bırakman gerekir ve bırakmıyorsan değer vermen gerekir. ikisini de yapmıyorum. değer vereceğim şeyleri aramaya başlamalı ve bulunca vermediklerimden teker teker kurtulmalıyım.

 bize kimse sevmeyi öğretmedi.

31

sakinoldostum. 
birazgevşe. 
vodkanıiç. 
sakinleş. 
sandıkgöreviniyaptınçuvalınıgötürdün. 
tutanaklarıgirdin. 
derslerinegirdin. 
akbilleribastın. 
neolmasınıbekliyordunki. 
birazsakinleş. 
ağlamakistiyorsunamaağlayamıyorsun. 
sakinol. 
yarınyastıkalacaksın. 
taze zencefil de..

14şubat1980dengelenoulipometinlerinvar. oulipo artık anlamsız mı? dilin bir anlamı kaldı mı? ? bir boşluk  iki boşluk.. bonzai bir ağaç mı yoksa hasanferitin dedesi mi? linolyum bir döşeme kaplaması mı yoksa içine acını oyabilir misin? hangi kağıt? hangi tez? neden soğumuyor içerisi pencere açık iken? içeriye bakan kim?

aylarca süren acı ve ölümler aklını başından aldı mı? sevgi tarihi de diyalektik işler mi? kutuplaşan toplum mu, aklın mı, kalbin mi? kalp kan pompalayan bir kas ise duygular elektrondan mı ibaret? 

cesur ol.


hayatımda neredeyim bilmiyorum. iyiye mi değişiyor yoksa kötüye mi? nelerden pişmanım nelerden korkuyorum? tez neden ilerlemiyor ve neden bu kadar içime kapandım?
ekim 21. seçim yaklaşıyor. kurduğum irtibatlardan faydalanamadım. kanadaya bakmak lazım. uzun zamandır uzun bir yazı yazamadım. bir sıkıntı var ama kaynağı tam olarak neresi bilmiyorum. birşeyleri değiştirmem lazım. yeniden heyecanlanmam ve çizmem gerekiyor. hiçbirşey yapmıyorum.
ekim beş. ekim için çok sıcak. yedi saat sonra evden çıkıp işe gideceğim. gitcem. oriondan yoklama alacağım. notları unuttuk ya..onları duvara asmak lazım. sonra dersler ve ben bitmiş olacağız. sonrasını düşünmek istemiyorum. fuck. uyumasak daha iyi..

bu arada mg'ye ve e'ye mail attım. artık danıştığım birileri var. iç savaş da çıkmak üzere ramak kaldı. iç savaş çıkarsa ailemi güvenli bir yere kaçırıp kalıp savaşabilirim, lakin hastalığımı göz önünde bulundurursak 6 ay geçmeden ölürüm muhtemelen. o zaman topluca kaçacağız ya da öleceğiz.. o'lar kanadaya mültecilik başvurusunda bulunmuşlar..lakin 1 kasım sonrasında hdp hükümete girerse belki ortalık sakinleşir?

şu durumlarda işe gitmek, tez yazmak ayrı dert; hiçbir şey yapmamak ayrı dert; birşey yapmaya çalışmak ayrı dert. bu sefer gerçekten boktan bir zamana denk geldik.
ağustos 20. kaloriferin bir ucunda komünist manifesto, karşısında aylak köpek..en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız diyerek istifa etti çipras. hükümeti kurdurtmadılar iç savaşa doğru sürükleniyoruz. bulaşıkları sabah yıkarım, teze de dönünce bakarım. aureli'ye mail attım geri dönmedi doğal olarak. bilmiyorum belki de eline ulaşmamıştır. lakin PCI yerine PSI yazmışım zaten konuya hakim olmadığım ortada.. bir de operaist hareketle E5'in gerçekten ne alakası var? soyut emek olsa ordan bağlanır. 2015'te reformizm eleştirisi yapılır mı lan? ö.nün doğumgününü unutmuşum. sevgimiz ve enerjimiz çoğalmıyor lakin henüz azalmıyor da.. rölantide gidiyoruz. resmen direniyoruz. yaşam için yaşama direniyoruz. direne direne kazanacak mıyız?
haziran 11. seçim geçti gitti. müşahitlik yaparken gerildik ama oyları koruduk en azından..koruduk da ne olacak şimdi..hükümet soru işareti. baykal bir anda ortaya çıkıp erdoğanla konuşmaya başlamış..otobüste erdoğana küfreden insanlar türedi ortalık bi garip. tez izlemeye az kaldı gerginiz. konu netleşemedi, araştırma alanı belli değil, kritik gelgitler yaşanıyor ama danışacak kimse yok, zaten çalışacak vakit de yok..bir haftadır yangın kaçış tabelası hazırlatıyorlar bana..tanıtım kataloğu da yaptık..h. kovuldu, d.'nin kovulmasına ramak kaldı. geril geril gerildik..belki son bir sigara..